i
   
 
  LORCA DOSYASI

Lorca Dosyası

“Federico Garcia Lorca hakkında…”

 

 

 

Derleyen: Sinem Özlek

 

“LORCA DOSYASI” yazarın 2007-2008 sezonunda  İBB ŞEHİR TİYATROLARI’nda ENGİN ALKAN yönetmenliğinde  sahnelenecek “BERNARDA ALBA’NIN EVİ” adlı  oyununun  dramaturji çalışması merkezinde oluşturulmuş bir “derleme”dir.[1]

 
 

 

Lorca’nın İspanya’sı

 

 

Şarkılarımız aşkın ve acının doruğuna ulaştığında, Arap ve Pers şairlerinin muhteşem ve dışavurumcu kardeşleri oluyorlar. Gerçek şudur ki Cordoba ve Granada’da hala Arap kültürünün izlerini bulabiliriz. Kayıp şehirler, Albaicin’in karanlık parşömenlerinden fırlayarak kendilerini hatırlatır.

Bu benzerlik en yoğun İran’ın ulusal şairi Hafız’ın şarap, güzel kadınlar, gizemli taşlar ve Şiraz’ın mavi gecelerinden bahseden aşka dair gazellerinde görülür.

 

 

 

İber yarımadasında yer alan, Atlantik Okyanusu’ndaki Kanarya Adaları ve Afrika’nın kuzeyindeki Ceula ve Melilla şehirleri de, topraklarında bulunan İspanya Krallığı; sadece dört mevsimin yaşandığı bir ülke değil. Aynı zamanda hem Katolik hem Müslüman köklü kültürünün, derin izlerini taşıyan, bir ucu Afrika diğer ucu Akdeniz’e uzanan bir Avrupa ülkesi aslında. Boğa güreşleri kadar Elhamra’nın da  flemenko kadar çingenelerin de mirası, mirasçısı.

 

Avrupalı olduğu bizden farklı olarak “tartışmasız” olan İspanya bize benzer biçimde doğulu- batılı kültüre aynı anda sahip olma zenginliğine ve karmaşasına da sahip, Kilise’nin, Katolik inancın baskın rol oynadığı ülkenin geçmişinde Müslümanların egemenliğinde bulunduğu başka bir baskın dönem var. Granada Gırnata aynı zamanda aslında ya da Cordoba; Kurduba

 

Endülüs sözcüğü, Müslüman Araplar' ın Güney Batı Avrupa'yı fethinden sonra bu topraklar için kullandıkları coğrafî bir isim.

 

Bizde Gırnata hemen Elhamra (Al Hambra) yı çağrıştırır. Bizim imgelememizdeki Endülüs belki rakstan ibaret, ama Andalusia salt flamenko demek değil. Hele Federico’ nun yaşadığı yıllarda hiç değildi. Sevilla’ da her yıl düzenlenen flamenko festivali ülke çapında ulusal bir olay olurdu. Romanya, Rusya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerde o toprakların ulusal müziğiyle özdeşleşmiş Çingene müziği İspanya’da en büyük örneklerini dünya kültürüne kazandırmıştır. Denilebilir ki, Çingene müziği en çok İspanya’da her sınıftan geniş yığınlarla bütünleşmiş ve oranın ulusal müziği haline gelmiştir.

 

Çingene müziği bugün turistik olmuşsa da, dün oranın kültürüydü, Latin olsun, Çingene olsun yöre insanının duyarlılığı, ezikliği, ezilmişliğiydi... Çığlığıydı. Müzik olmaktan öte toplumsal dokunun kendisiydi. Arenada boğanın havaya savurduğu büyük matadorun hazin öyküsünü de melodisiyle ve sözleriyle hiç bıkmadan dinleyebilirdiniz bir Çingene ağıtında, erkekler arasındaki bıçak dövüşünü de, âşığı tarafından öldürülen dansözü de. (Yani halk türkülerine mal olmuş nice gerçek Carmen vardı Andalusia’da.)

 

Andalusia aynı zamanda ateşli insanların, kan davalarının, kavgaların, dövüşlerin, bıçak vuruşmalarının veya kadın-erkek kıskançlığının bölgesiydi. Garcia Lorca ise İspanya’nın çocuğuydu, daha çok da Andalusia’nın Bir şair çevresinde onlarla büyüyorsa, üstelik de arenaların kanı, yürek hoplatan korkusu seyirlik olarak sunulmuşsa insanlara, şiddet de olacaktı yapıtlarında, yoksulluk, umarsızlık, cehalet de.

 

 

 

 

 

İspanya’lı Lorca

 

Bir sanatçı, özellikle de bir şair her zaman anarşisttir.

Başka sesleri dinlemeden önce her zaman kendi benliğinde yükselen üç önemli sese kulak vermelidir.

Bütün belirtileriyle ölümün, aşkın ve sanatın sesi.

 

                                                                     

Federico Garcia Lorca, Granada yöresindeki Fuente Vaqueros kasabasında 5 Haziran 1898 yılında dünyaya gelir.

1898 yılı, İspanya tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. O tarihe kadar Britanya İmparatorluğu gibi, topraklarında “güneş batmayan” emperyalist bir imparatorluk olan İspanya, deniz aşırı son kolonilerinden olan Küba ve Filipinler üzerindeki siyasi hegemonyasını, ulusal bağımsızlık mücadeleleri sonrasında yitirmiştir. Bu durum, coğrafi olarak kıta-Avrupası’nın ortasında yer almasına rağmen, koyu Katolik inancının hüküm sürdüğü bir tarım toplumu olması nedeniyle, modern-kapitalist “Batı”dan dışlanmış durumdaki İspanya’nın yeniden yapılandırılması konusundaki tartışmaları hızlandıran düşünsel bir atmosfer yaratır.

Temel olarak çağdaşlaşma merkezinde şekillenen bu tartışmaların İspanyol aydınlarını iki kutba böldüğü söylenebilir. Bir yanda, Benito Perez Galdos gibi, sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin bilimsel gelişmelerinin ve kültürel fikirlerinin kayıtsız şartsız takip edilmesini savunanlar, diğer yanda ise, Miguel de Unamuno gibi, Katolik inancına ve ulusal İspanyol ruhuna, her türlü yozlaşmadan arındırılarak yeniden güç kazandırılması gerektiğini düşünenler yer almaktadır. Bir başka deyişle, yaşanan gelişme, dönemin siyasi hareketlerinin de etkisiyle bir yanda liberallerin, diğer yanda milliyetçilerin yer aldığı bir kutuplaşmadır ve bu düşünsel atmosfer, sonradan 1898 kuşağı olarak adlandırılacak olan yazar ve şairlerin eserlerine yansımakta da gecikmez ve bu yansıma, Lorca’nın da içinde yer alacağı sonraki 1927 kuşağı üzerinde önemli etkiler bırakırlar.

1898 kuşağı ile 1927 kuşağı arasındaki etkileşim genel hatlarıyla üç açıdan formüle edilebilir: Birincisi, Katolik dogmatizminin ve İspanya’nın tutucu kurum ve geleneklerinin sorgulanması ve yerilmesi; ikincisi, kırsal atmosferle insanların ruh halleri arasında organik ve simgelerle dile getirilen bir ilişkinin kurulması; ve son olarak, İspanyol dilinin sadeliğe ve şiirsel bir yetkinliğe kavuşturulması. 1927 kuşağı için, eserlerini okuyarak büyüdükleri bir önceki edebi kuşak, taşıdığı kültürel saygınlık nedeniyle özenilen, ancak diğer taraftan kendi özgünlüklerini inşa edebilmek maksadıyla aşılması gereken güçlü bir model oluşturur.

Lorca’nın babası Federico Garcia Rodriguez, annesi Vicenta Lorca; her ikisi de eski Endülüs soyundan, özgürlükçü, aydın kişilerdir. Babası, topraklarının verimliliğinden ve ailenin rahatından başka bir şey düşünmeyen bir adamdır, annesi ise, evliliğinden önce öğretmenlik yapmış, şiiri ve müziği seven bir kadın. Lorca’nın dedesi bir Victor Hugo hayranı olarak bilinir, büyük amcalarından biri de  “Herdemtazeler” adında bir şiir kitabı yayınlamıştır.

Aile Federico’nun doğumundan hemen sonra Asqueros’ta daha geniş bir eve taşınır. “Bütün çocukluğum köylüdür; çobanlar, kır, gök, ıssızlık”...  Kadınlarla dolu bu evde büyüyen Lorca’nın ilk yıllarda sağlığı pek yerinde olmadığı için annesi, büyükannesi, halası, dadıları hep üzerine titremişlerdir. Lorca bu dadıları büyük bir coşkuyla övecektir daha sonraları –özellikle de- candan hizmetçi Dolores’i; ona ninni söylerken içini halk türküleriyle, halk söylenceleriyle doldurdukları için: “Ninni yavrum, ninni, atını ırmağa su içirtmeye götürüp de hani o su içirtmeyen atlının ninnisi, ninni yavrum ninni” diye devam eden ninniyi yıllar sonra Kanlı Düğün’de aynen kullanacaktır. Lorca şiir ve oyunlarında, halk şarkılarını, şiir ve deyişlerini sıklıkla kullanmıştır. Endülüs’lü Denizcilerin Gece Şarkısı’nın Don Cristobita oyununa girmiş, ya da kardeşiyle Sierra Nevada’ya geziye çıktıklarında bir katırcının söylediği türkünün “Kız sandım da götürdüm dere boyuna / Evli değil miymiş meğer günahı boynuna” nakaratları “Kocalının Biri” şiirinin konusu olmuştur.

Lorca’nın, arkadaşlarının gürültücü oyunlarından uzakta, kavakların hışırtısını dinlediği ve karıncalarla konuştuğu söylenir. İlk oyuncağı bir kukla tiyatrosudur ve söylenenlere göre bunu hep yanında gezdirmiş; Madrid’e, Amerika’ya gittiğinde bile yanından ayırmamıştır. İlk okuma yazma derslerini annesinden ve daha sonraları da aile dostu öğretmen Antonio Espinosa’dan almıştır.

Geniş ailenin, Lorca’nın ilköğretimine başlayacağı tarihte taşınacağı Granada, dönemin kendine özgü çelişkilerini içinde barındıran bir kent görünümündedir. Bir yönüyle, tarihsel Yahudi ve Müslüman yerleşimlerinin izlerini de içeren çok kültürlü geçmişini yansıtan ve bir büyük kent olmasına rağmen, yaşam tarzında Lorca’nın çocukluğunun geçtiği kırsal geleneğin yoğun bir biçimde hissedildiği Granada, diğer yönüyle, yerleşik burjuvazi ile büyük toprak sahiplerinin tutucu ve yararcı “Avrupalılaşma” sevdasının belirtilerini içermektedir. Otomobillerin geçmesi için yapılmış ve Elhamra bahçelerini ikiye bölen geniş yollar, eskiden Mağribîlerin, şimdiyse yoksul işçilerin yaşadığı dar sokaklı mahalleleri çevreleyen yeni inşa edilmiş binalar, kent yaşamına özgü çelişkilerin örneklerini oluştururlar.

Lorca’nın ileride yazacağı şiirlerinin ve oyunlarının arka planını oluşturacak bu kente bakışı, gelenekle modernizmin çarpık bir aradalığına yönelik eleştirel izlenimleriyle ve daha çok da, geçmiş nostaljisiyle belirlenir. Kendisiyle ölümünden kısa bir süre önce yapılan bir röportajda Granada’nın 1492’de Katolik kral Ferdinand ve kraliçe İsabella tarafından fethedilişini kültürel bir felaket olarak yorumlar.

Lorca’nın Granada’nın bu yeni çehresiyle yaşadığı uyumsuzluk, daha öznel sayılabilecek bir başkasıyla içi çe geçmiştir. Sadece Granada’ya değil, bütün Endülüs coğrafyasına hakim olup, Lorca’nın yaşıtı genç erkekler için tek seçenek olarak varolan ve saldırgan, dışadönük bir erkek cinselliğine dayanan maço kültürü onun kolayca paylaşabileceği bir şey değildir. Ergenliğe adım atarken, kendisinde yaşıtlarından farklı cinsel eğilimler sezinleyen Lorca, genç erkeklerin evlilik çağına gelmiş genç kızları evlerine kadar taş atıp hırpalayarak kovaladıkları, birbirleri arasında şiddet kullanmaya dayalı kuvvet müsabakalarına giriştikleri ve böylelikle erkekliklerini ispatladıkları bir ortamla barışık yaşayamaz. Öte yandan, kendisindeki cinsel eğilimler hep bastırılmış olarak kalmak zorundadır ve bu baskı Lorca’nın üzerinde, ilerideki yıllardaki ruhsal bunalımını da hazırlayacak içedönüş yaratır.

 Baskı oluşturan kültürel gelenekle hesaplaşması, kullandığı sembolik dilin içerdiği eşcinsel imgelerde ve gelenek karşısında tutku ve özverinin yüceltildiği şiir ve oyun temalarında dışavurulacaktır. Bu hesaplaşmanın diğer boyutu,  egemen kültürün dışladıkları ya da yok saydıklarıyla girdiği yakınlaşmada kendisini gösterir. Bu anlamda, Lorca’nın Arap ve Çingene kültürlerine ve 1929’da gideceği Amerika’daki siyah kültüre ilgisi tesadüfî değildir. Bir konuşmasında, “Granada’lı olmanın, bende zulüm görmüş olanlara –Tüm Granadalıların içinde taşıdığı çingeneye, zenciye, Yahudiye, Faslıya – karşı sempati yarattığına inanıyorum” diyecektir. Bir anlamda kendi kültürel ve öznel yabancılığının kader ortaklarıdır onlar, ancak aynı zamanda harekete geçirilebildiğinde, Amerika’da yazdığı bir şiirinde de simgeleştireceği gibi, kendilerini köle eden kültürü alaşağı edebilecek bir tehdit unsuru da oluştururlar

Lorca 1909 yılında iki okulda birden (Sagrado Corazon de Jesus Koleji ve bir lisede) orta öğretim görür. 1914’te bitirme sınavlarını verdikten sonra pek içinden gelmeyerek Edebiyat fakültesine –babasının gönlü olsun diye de- Hukuk fakültesine yazılır. Onun için baş uğraşısı 1918’e kadar müziktir. Yeteneklerini gören annesi ona solfej öğretmiştir, halası da gitar çalmasını, on yaşından sonra da Verdi’nin yetiştirmelerinden Don Antonio Segura’nın yönetiminde piyano ve kompozisyon dersleri almaya başlar. Lorca’nın bu çok yönlülüğü, daha sonraları yaratacağı eserlere yansıyacak, dansı, müziği, şiiri ve tiyatroyu her zaman bir arada düşünecektir.

Lorca’nın Granada’daki gençlik yıllarına dair tanıklıklar, genelde utangaç ve içine kapalı bir insan portresi çizer. Bununla birlikte, Hukuk ve Edebiyat eğitimi gördüğü Granada Üniversitesi’nden bir grup arkadaşıyla oluşturduğu ve los putrefactos (kokuşmuşlar) diye adlandıracağı küçük bir topluluğun içinden çıkmaz pek. Granada’danın tanınmış mekanlarından Café Almada’daki rinconcillo’da (küçük köşe’de) sürekli bir araya gelen topluluk elemanları, aynı zamanda egzotik izlenimler edinmek amacıyla Endülüs gezisine çıkan ve aralarında H.G. Wells, Rudyard Kipling, Arthur Rubinstein gibi tanınmış sanatçıların da bulunduğu Avrupa’lı ziyaretçilerin rehberliğini de üstlenirler. Öğrenci arkadaşlarından oluşmuş küçük cemaat ve ara sıra ziyarete gelen konuklar dışında, Lorca’nın çevresi kendisinden yaşça büyük ancak birlikte olmaktan rahatsızlık duymayacağı bir grup insanla sınırlıdır.

Bu çevre içinde, onun sonraki yaşamında iz bırakacak dört isimden söz edilebilir. Bunlardan ilki, ona on yaşından itibaren piyano dersleri veren ve Verdi'nin öğrencilerinden biri olan Don Antonia Segura’dır. Bir şair olmaya karar vermeden önce kendisini bir müzisyen olarak tanımlayan Lorca’nın müzikle olan ilişkisi, onun sonraki tiyatro yapıtlarında şiirle birlikte müziğe de dramatik bir unsur olarak ağırlıklı bir yer vermesinde kendisini göstereceği gibi, Granada’da yaşayan bir başka müzisyen olan Manuel de Falla'la dostluğuna da zemin hazırlar.

1916 yılı Lorca için İspanya’yı tanıma yılları olur. Granada Üniversitesi profesörlerinden Martin Dominguez Berrueta yönetiminde, inceleme gezileri yapar. Bu gezilerin ardından dostu Rafael Martinez Madal’a şöyle yazacaktır: “ilk olarak İspanyol niteliğimin tam bilincine vardım”

1917’de ilk kitabını yayımlar: Simgesel Düşlem(Fantasia simbolica)  Aynı yıl hayranlıkla seveceği iki kişiyle tanışır: Manuel de Falla ve Fernando de los Rios.

 Üniversite’de siyasi hukuk profesörlüğü yapan ve Cumhuriyet yıllarında Kültür Bakanlığı görevi üstlenecek olan Rios, İspanya’da dönemin önde gelen sosyalist düşünürlerinden biridir. Rios, Lorca’nın siyasi fikirleri üzerindeki etkisinin yanısıra, onun eğitimini Madrid’te sürdürmesine de ön ayak olur. Lorca’nın Rios’la beraberliği sadece Madrid’te değil, Amerika’ya gidişinde ve Cumhuriyet yıllarında kendi tiyatrosuyla çalışırken de sürecek, hatta sonradan göreceğimiz gibi öldürülüşünün ardında yatan nedenlerden birini de bu karşılıklı dostluk oluşturacaktır.

1918’de 1916 yılında yaptığı gezilerden esinlenmelerin oluşturduğu ikinci kitabı yayımlanır: İzlenimler ve Görünümler. (İmpresiones y Paisajes)

1919’da gençlik çağının her türlü uyumsuzluğunu barındıran Granada’yı, daha iyi bir eğitim ve dünyaya açılmak uğruna terk ederek Madrid’e gelir ve  Fernando de los Rios’un önerisine uyarak Residencia de Estudiante’ye (Öğrenci Yurdu’na) yerleşir. Ama  Granada’da biriktirdiklerini de, sonraki eserlerinde ortaya çıkarmak üzere yanında getirmiştir. Milliyetçi olmaktan çok şiirsel itkilerle bağlı kalmayı sürdüreceği Granada, şiir ve oyunlarının temel esin kaynağını oluşturacak, 1927’de, Mariana Pineda oyununun sahnelemesinin hemen sonrasında, “Tanrı’nın bağışıyla bir gün üne kavuşursam bu ünün yarısı, beni yetiştiren ve ben yapan -doğuştan şair- Granada’ya ait olacaktır” diyecektir.

 İspanya’nın Batılılaşması projesinde öncülüğü üstlenmesi düşünülen gençlerin yerleştirildiği, yeni estetiklere, yeni düşüncelere sonuna dek açık, seçkin İspanyol aydınlarının bir araya geldiği; genç taşralı için yeni dünyanın, her çeşitten kültürün, resmi, şiiri ve Avrupa tiyatrosunu yenileyen bütün öncülüklerin ortaya serildiği, bir kurumdur Residencia de Estudiante. Önemli tartışmalar yapılır burada: Guillermo de Torre, Jose Moreno Villa, Luis Bunuel, Rafael Alberti, Pedro Salinas ve Gerardo Diego gibi sanatçılarla tanışır.

Hukuk eğitimi görmekle beraber, çoktan beridir şair olmaya karar vermiş olan Lorca, girdiği bu yeni sanat çevresiyle de etkileşim içerisinde, kendi üslubunu oluşturma ve bir şair olarak tanınma çabası içerisine girer. 1921’de basılan ve 1918-19 arasında yazdığı şiirlerden oluşan Şiirler Kitabı, geleneksel kurgu yapısı nedeniyle yenilikçi akımların rağbet gördüğü Madrid’in edebi çevrelerinde pek fazla ses getirmez. Ancak, 1921-23 yılları arasındaki şiirlerinin toplamından oluşan ve 1927’de yayınlandığında ona belli bir saygınlık kazandıran Şarkılar’da, dönemin ultraismo (aşırıcılık) akımıyla yakınlaşır. Fransa’da Mallarme’nin şiirleriyle gelişen ve İspanya’da 1927 kuşağından Gerardo Diego ve Guillero Torre gibi şairleri etkileyen ultraismo, her şiirin gerçeklikten bağımsızlaştırılmış, sıçramalı, değişken imge ve metaforlar aracılığıyla şekillenmiş birer “yaratım”, kendi başına mimarisi olan, birer “stilize kelime oyunu” olması gerektiği fikrine dayanır. 1924-27 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşturduğu, 1929’da basılan ve ona uluslarası bir ün kazandıran Çingene Romansları’nda ise, ultraismo yerini, Dali’yle kurduğu ve kimilerine göre içinde tutkulu ve platonik bir aşkı da barındıran dostluk sırasında tanıştığı sürrealizme bırakmıştır. Freud’un, düşlerin dünyasını bilinç vasıtasıyla bastırılmış tutkuların alanı olarak tanımlayan görüşlerinden etkilenen ve sanatsal yaratımın herhangi bir ahlaki ve estetik kurala dayanmaksızın, yaratıcının kişisel bilinçaltı dünyasından süzülüp ortaya çıkmasını savunan sürrealist görüş, aynı zamanda, Lorca’nın gözde konularından birini, tutkuların bastırmayla ve onun da ölümle sonuçlanması temasını, metaforik ve simgesel bir dil yoluyla işlemesine de zemin hazırlar.

Aynı yıllarda, Eduardo Marquina onu tiyatro çevresine sokar. Sonraları bir çok oyununun dekorlarını çizecek olan Fotanals ile dostluk kurar. Ünlü oyun yazarı Martinez Sierra ile tanışır. Şiirlerinden birini çok beğenen Sierra, aynı havada bir oyun yazmasını ister Lorca’dan: Pervanenin Nazarı Değdi–yada Kelebeğin Büyüsü(El maleficio de la mariposa) - adlı oyunu yazar.

Lorca’nın tiyatroyla ilgilenmeye başladığı yıllarda, Lope de Vega, Calderon gibi yazarların ürün verdiği 16. Yüzyıl sonuyla 17. Yüzyıl başı arasındaki “Altın Çağ”dan beri, Avrupa tiyatrosu üzerinde önemli bir etki yaratamamış İspanyol tiyatrosunu yeniden canlandırmak ve modernize etmek doğrultusunda güçlü bir yönelim hüküm sürmektedir. Öncülüğünü şiir alanında olduğu gibi, 98 kuşağı edebiyatçılarının üstlendiği bu yönelimde, Adria Gual’in 1898’de, Avrupa’daki özel tiyatrolara öykünerek kurduğu ve klasik Antik Yunan eserlerinden çağdaş oyunlara geniş bir repertuara sahip bulunan Teatro Intim’in de etkisi olur. Dönemin modernleşme rüzgarlarının içerisinde, ilk başlarda gerçekçi akımlardan etkilenen, sonrasında Avrupa’daki yönelime paralel biçimde sembolist oyunlar üretmeye başlayan bir yazarlar kuşağının ve özellikle Madrid ve Barselona gibi kentlerde tiyatroyla ilgilenen kalabalık bir seyirci kesiminin oluşmasının ardından Teatro Intim benzeri yeni tiyatrolar kurulmaya başlar.

Lorca ilk oyunu Kelebeğin Büyüsü’nü, Residencia’da tanıştığı ve o sıralar Eslava Tiyatrosu’nda yönetmenlik yapan Gregorio Martinez Sierra’nın yüreklendirmesiyle yazar. Oyun, “Küçük Siyah Hamam Böceği” isimli bir çocuk masalından alınmıştır ve bir hamam böceği yuvasına düşen bir kelebeğin, iyileştikten sonra, ardında uçmak isteğiyle dolu, ancak kanatsız olduğu için ümitsiz kalan bir aşık bırakarak gitmesini anlatmaktadır. Ne var ki, bütünüyle hayvan karakterlerden oluşan ve dramatik bir gelişimden çok, birbiri ardına eklenen uzun şiirlerden oluşan oyun, yine Sierra’nın yönetiminde sahneye getirildiği ilk gece (22 Mart 1920), oyundaki kertenkele karakterinin “Bugün dokuz sinek yuttum” sözünün ardından, öfkeli bir seyircinin “Bu ne iğrençlik!” diyerek başlattığı ve kısa sürede tüm salona yayılan yuhalamalar sonucunda bir daha sergilenemez

1922 – Manuel de Falla, kaybolmaya yüz tutan bir geleneği kurtarmak için, Granada’da bir Cante Jondo şenliği düzenler. (Lorca’nın daha sonraları yayımlayacağı ünlü şiirler kitabının adı bu şenlikle ilgili olacaktır) Bestecinin öğrencileri ve dostları, en başta da Lorca, halkı daha önceden bu şenliğe hazırlarlar. Lorca 19 Şubat’ta kentin sanat merkezinde konuyla ilgili bir konferans verir.

Lorca’nın şiirsel özgünlüğünün ardındaki belirgin etken, bir taraftan ultraizm, surrealizm gibi yenilikçi akımlarla ilgilenirken, diğer taraftan  Endülüs tarihiyle ve bu tarih içerisinde önemli bir gelenek oluşturmuş bulunan Cante Jondo şarkıları ve çingene mitolojileriyle eşzamanlı bir yakınlık kurmasıdır. Kişisel üslubu, ölüm, cinsellik, bereketin kutsanması gibi yaşamsal olguları, doğadaki nesnelere kozmik anlamlar yükleyerek sembolleştiren bu mitolojiyi, öznel amaçları doğrultusunda yeni baştan, fakat bu sefer, modernize bir yapı içerisinde üretmesiyle oluşur. Böylelikle, sözgelimi, Endülüs mitolojisinde karşımıza çıkıp, duyguları ve hayal gücünü kışkırtan bir imgeyle yansıtılan gece, Lorca için, kişinin bilinçaltını, her türden kısıtlamanın su yüzüne çıktığı gündüz ise bilinci temsil etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, ay ışığında uyanan tutkuların bastırmayla ve baskının da ölümle sonuçlanması temasının, Lorca’nın hem şiirlerinde hem de oyunlarında karşımıza çıkan belirgin bir unsur olmasının arkasında, yalnızca Freud psikolojisine dair bilgilerin ya da sürrealist etkilerin değil, kişisel sorunlarıyla Endülüs halkının geleneksel yaşantısı arasında keşfettiği ya da kurguladığı ortaklığın yattığı söylenebilir. Şiirlerinde varolan sözünü ettiğimiz eğilimin bir benzeri aynı dönemde yazdığı oyunlar için de geçerlidir, ne var ki, Lorca’nın dramatik yazım alanında Çingene Romansları’nda yakaladığı başarıyı sağlaması için İspanya’da cumhuriyetin ilan edildiği 1931 yılının sonrasını beklemek gerekecektir.

1923- Armağan Bayramı. Federico evinde yüz kadar çocuk, yirmi kadar da yetişkinden oluşan bir topluluğa;  kukla ve müzik şöleni verir: Programda Cervantes’in “İki Palavracısı”, kendisinin sonradan kaybolmuş olan “Fesleğenli Genç Kız ve Meraklı Prens” adlı bir güldürüsü ve “Büyücü Kralların Gizemi” adlı ortaçağdan kalma bir oyun bulunmaktaydı. Lorca, kuklaları kendisi oynatmakta, müzisyenleri de De Falla yönetmektedir.

1924- Şarkılar(Canciones)’ı bitirir.

8 Ocak 1925 – Çocukken arkadaşlarıyla, halka olup türküsünü söyledikleri, bir bayrak üzerine özgürlükçü sözler işledi diye ölüme mahkum edilen Granadalı genç kız Mariana Pineda (1804-1831) için bir oyun yazar.

Mariana Pineda, yine bir çocukluk öyküsü üzerine kuruludur, ancak bu seferki aynı zamanda Granada coğrafyasına ait olan tarihsel bir öyküdür. Özgürlük için savaşan devrimci sevgilisi için bayrak dikerken yakalanan ve idam edilen bir kadının öyküsü. Oyunda, Lorca’nın aynı dönemdeki şiirlerinde olduğu gibi birden fazla anlam katmanı yer almaktadır. Bir yönüyle Mariana’nın sevgilisi Pedro’ya olan aşkı, onun kendinden çok özgürlük mücadelesine değer vermesinden ötürü bir türlü tatmin bulamayan kırık bir aşktır ve Mariana’nın sevgilisiyle bütünleştiğini hissedebilmesi için, Pedro’nun aşık olduğu özgürlüğün bayrağını dikmesi gerekmektedir. Çünkü, ancak böylelikle, Mariana, Pedro’nun gerçek aşk nesnesi haline gelebilmekte, ikisi arasındaki bağı özgürlük bayrağı kurmaktadır.

Bu, Lorca’nın kişisel teması ve oyunun bireysel boyutudur. Ne var ki, aynı özgürlük bayrağı, o sıralar kral XIII. Alfonso’nun iktidarını elinden alarak İspanya’ya hükmetmeye başlamış ve ilk icraatları arasında Unamuno’yu sürgüne gönderip, Fernando de los Rios’un da işine son vermek bulunan askeri diktatör Jose Antonio Primo de Rivera’ya karşı yürütülen mücadelenin de alegorisini kurar. Sol siyasi görüşleriyle tanınan oyuncu Margarita Xirgu’nun başrolünde oynadığı Mariana Pineda, 24 Haziran 1927’de Barselona’daki Goya tiyatrosunda sergilenir. Seyirci önünde önemli bir başarı elde edemese ve sonradan eleştirmenlerce dramatik yapısındaki eksiklikler yüzünden yerilse de, aslolarak içeriğindeki politik göndermeler nedeniyle uzun süre sahnede kalamaz. Cumhuriyet yıllarında sahnelenecek oyunlarıyla kıyaslandığında, dramatik yönden zayıf bir oyun sayılabilecek Mariana Pineda, diğer taraftan, Lorca açısından bakıldığında, şiir alanında izini sürdüğü popüler olanla kişisel olanın biraradalığını içeren üslup arayışının tiyatro alanındaki ilk yansıması olarak da nitelendirilebilir.

1926’da Granada yakınlarında kendi evinde kalırken (La zapatera prodigiosa)  Kunduracı Güzeli adlı oyununun ilk biçimini yazar.

Mayıs 1927- İfigenia’nın Kurban Edilişi adlı bir oyun üzerinde çalışır; fakat bu oyun ya kaybolmuş ya da basılmamıştır.

24 Haziran 1927 – Ünlü tiyatro oyuncusu Margarita Xirgu, Barcelona’nın Goya Tiyatrosu’nda Mariana Pineda’yı oynar.

Ağustos 1928 –İlk Çingene Romansları(Primer romancero gitano) yayımlanır. Olay son yüzyıl İspanyol şiirinin en büyük başarısıdır. Bu kitapta 1924-1927 yılları arasında yazdığı bütün şiirler toplanmıştır. Kitap yazarın en çok basılan ve en başarılı olmuş yapıtı sayılmaktadır. Lorca, köy köy dolaşıp yaşlılardan dinlediği eski söylencelerden, masalla destan arası öykülerden, şarkılardan esinlenerek bu ürünü ortaya çıkarmıştı. Arada 1926’dan beri geçirmekte olduğu duygusal bunalımlar daha da artmaya başlamıştır.

Aynı yıl (1928) “Don Cristobita ile Donna Rosita’nın Acıklı Güldürüsü” adlı oyunu yazar. Diğer bazı oyunları gibi bu oyun da, İspanyol halk kültüründen devşirilmiş olay ve karakterler üzerine inşa edilmiş ve on yedinci yüzyıl sonu ile on sekizinci yüzyıl başı saray komedyalarından, commedia dell’Arte’den, kukla tiyatrosundan ve modern baleden alınma öğelerle renklendirilmiştir. Lorca bu oyunlarını  Teatro Breve” diye nitelendirecektir Granada kentinde basılan ve ancak iki sayı çıkabilen Gallo (Horoz) dergisinde yayınlanan Buster Keaton”ın Yürüyüşü ile Genç Kız, Denizci ve Öğrenci’nin yanısıra Chimera oyunu. Sonraki yıllarda Amerika’da yazacağı ve süresel yönden Teatro Breve’lerden daha uzun olan Aradan Beş Yıl Geçince ve Halk oyunları ile bu üç oyun birarada ele alındığında, Lorca’nın özetlenmesi ya da sahnelenmesi imkansız ve ancak aynı tarihlerde yazılmış sürrealist oyunlarla kıyaslanabilecek türden oyunlarını oluştururlar. Lorca, bu oyunları, onun gerçek maksadını yansıtan oyunlar olarak nitelendirse de, 1928’le 1930 arasındaki dönem dışında bu tarz oyunlar yazmayacağı da bir gerçektir. Sürrealizmin tiyatro alanında iz bırakan bir akım yaratamaması gibi, bu oyunlar da Lorca’nın tiyatrosundan silinip giderler. Ancak kısa bir dönemde de olsa, Lorca’nın aşırı ölçüde kişisel sayılabilecek simgelere dayalı bu oyunlarla yakınlık kurması tesadüf değildir. Çünkü, aynı dönemde Lorca’nın kendisi de İspanyol olan her şeyden kaçabileceği ve yalnız kalabileceği bir yer bulmak isteğiyle, Granada ve Madrid’i terk edip, dilini bilmediği ve asla da öğrenmeyeceği Amerika’ya gidecektir.

Haziran 1929 – Granada’dan Carlos Morlo’ya yazdığı mektupta artık içinin rahatladığını, hava değiştirmek amacıyla, eski öğretmeni ve dostu Fernando de los Rios’a New York’a dek eşlik edeceğini bildirir. De los Rios’la birlikte New York, Fransa, İngiltere ve İskoçya’ya gider. ABD’nin Colombia Üniversitesi’nde öğrenim görür.

 

 (…)Bir gezginin büyük şehirlerde yakalayabileceği iki öğe vardır; insan mimarisi ve azgın bir ritm. Geometri ve acı. İlk bakışta bu ritm eğlenceli gibi gözükebilir. Ama o sosyal yaşantı mekanizmasına yakından bakıp, insanında makinanın da acı dolu esaretini gördüğünüzde, bunun tipik boş bir acı olduğunu anlıyorsunuz ve bu da suç ve eşkıyalığı bile affedilebilir bir hale getiriyor. Ne bulutlar, ne zafer ne de binaların tepeleri istekli bir biçimde gökyüzüne ulaşıyor. Gotik çıkıntılar (uçlar) ölümün ve ölülerin kalbinden yükselirken, buradakiler anlamsızca kendilerinden çok emin bir biçimde, hiçbir rotası ya da özlemi olmaksızın ihtişamlı ve soğuk bir şekilde –tıpkı dini mimaride olduğu gibi- göğe doğru tırmanıyorlar. Gökdelenlerin, onları örten  gökyüzü ile yaptıkları savaştan daha şiirsel ve daha kötü hiçbir şey olamaz. Kar yağmur ve sis bu ıslak ve engin kuleleri saklamak için yola çıkar ama bu kuleler gizemli olan herşeye düşmandır, her oyuna karşı kördür; bir makas gibi rüzgarın buklelerini keserler ve sisin o yumuşak kuğusuna karşı üçyüzbin kılıç parıldatırlar.

İşte bu muazzam dünyanın hiçbir rotasının olmadığını anlamak sadece bir kaç gün sürüyor...

....

Fuhuşun masum bir görünümde bulunduğu en önemli siyah derili şehir. İçlerinde piano, radyoları olan pembe evlerin, sinemaların bulunduğu bir çevre, ama güvensizlik o ırktaki en baskın karakter. Siyahların, siyah olmaktan duyduğu acıyı vurgulamak için, Kuzey Amerika’daki siyah ırkla ilgili bir şiir yazmak istiyorum. Onlar beyaz adamın icatları ve makinalarının kölesi.

 

(“NEW YORK’TA BİR ŞAİR”DEN, 1929)

           

Kimileri Lorca’nın ani bir kararla Amerika’ya gidişini, şairin kazandığı olağanüstü şöhret üzerine daha iyi bir şey yapamayacağından duyduğu paranoyak bir korku yüzünden kaçışına bağlarlar, kimileri için asıl neden, onunla dostluğunu bitirerek Paris’e yerleşen Dali’nin yokluğunun yarattığı bunalımdır, kimileri içinse şair yeni konular bulmak ve imgelemini tazelemek niyetiyle bu yolculuğa çıkmıştır. Nedeni ne olursa olsun, Lorca’nın Amerika’ya turistik niyetlerle ya da keyif verici bir şeyler yapmak üzere gitmediği açıktır. Uzun süre kalacağı New York, şiirlerine yansıdığı şekliyle, kusan ve işeyen, başsız elbiseler kalabalığının doldurduğu bir yerdir ve düşlerin yokolduğu bu beton yığınları arasında hakim olan duygular unutuş, acı ve ölüm olarak kendisini göstermektedir.

Temmuz 1929 – Walt Whitman çevirmeni Leon Felipe ile dostluk kurar. Granada üzerine yazdığı şiirlerde oluşturduğu çingene mitolojisinin bir benzerini, büyük bunalım yıllarının para ve makineleşme uygarlığına karşı siyah Amerika’lıların kültürünü savunurken yazdığı şiirlerde oluşturur. Harlem’in caz müziği, Endülüs’ün cante jondo’sunun eşdeğeridir ona göre ve Afrika’da bırakılmış iguanaların, timsahların, maymunların ve büyücü maskların ruhları, güneş görmeyen New York sokaklarında, teknolojinin yarattığı çöplüğün içerisinde gezinmektedir.

Ağustos 1929 – Edem Mills gölü kıyısındaki Vermont’da kalır;  “eşsiz bir görünüm ama alabildiğine hüzünlü”

Sonbahara doğru üniversiteye geri döner. Kentin bütün müzelerini, tiyatrolarını, sinemalarını dolaşır; göçmen mahallelerini, özellikle de Harlem’i gezer; oradaki caz müziğine cante jondo kadar vurulur. Bu müzik ona göre insan ruhu, insan duyarlılığı, insan sıcaklığı ile yoğrulmuştur. Bunun ötesinde, Amerikan uygarlığı (ki Büyük Bunalım yılıdır) para ve makina zorbalığıdır ancak. Sürgünde sanır kendini Lorca. Ölüm duygusu baş döndürücü bir biçimde kavrar kendini. Bir şiir kitabı daha doğar: Ozan New York’ta.

Ocak-1930. Lorca, İspanya-Küba Kültür Derneği’nin davetlisi olarak Küba’ya gider.  Zenci müziğine ve danslarına ilgi duyar. Çeşitli konferanslar verir: (teoria y juego del duende) Duende Kuramı ve Oyunu, (Soto de Rojas- Lo que canta una ciudad de noviembre a noviembre) Bir Kent Kasım’dan Kasım’a Nasıl Şarkı Söyler, (las nanas infantiles) Ninniler.

 

DUENDE KURAMI VE OYUN

(…)Kendini jucar, Guadalfa, Sil ve Pisuerga nehirleri arasında gerili duran boğa derisinde bulan herkes – köpüklü sularını kirli sarı renkli Plata’ya boşaltan büyük akıntılardan hiç söz etmiyorum- sık sık şöyle söylendiğini duyar: “bunun çok duende’si var”. Büyük Endülüs halk sanatçısı Manuel Torres, şarkı söyleyen birine şöyle demiş: “sesin var, üslubun da iyi; ama başarılı olamayacaksın çünkü senin duende’n yok”.

            İster Jaen Kayası olsun, ister yan yana dizilmiş Cadiz kabukları, bütün Endülüs’te insanlar sürekli bir duende’den bahsederler ve onu görür görmez içgüdüsel bir kesinlikte tanırlar.

            Debla’nın yaratıcısı muhteşem ozan/şarkıcı El Lebrijano şöyle derdi; “duende ile şarkı söylediğim zaman kimse benimle boy ölçüşemez”. Yaşlı çingene dansçı La Malena bir gün Brailowski’nin çaldığı bir Bach parçasını dinlediğinde “işte bunun duende’si var” demiş; ama Gluck, Brahms ve Dairus Milhaud’dan sıkılmıştır. Tanıdıklarım içinde kanında en çok kültür olan adam diyebileceğim Manuel Torres, Falla’yı kendi “Nocturno del Generalife” ini çalarken dinlediğinde “kara seslilerin hepsinde “duende” var” demiştir. Bu çok doğru bir saptama

            İspanya’nın bu çok sevilen adamı “kara sesler” diyor ve Paganini’den söz ederken “herkesin hissettiği ama hiçbir filozofun açıklayamadığı gizemli güç” diye duende’nin tanımını yapan Goethe ile aynı noktada buluşuyor.

            Sonuçta duende bir güçtür, bir çalışma değildir. Bir mücadeledir, düşünce değildir. Bir gitar ustasının şöyle dediğini duymuştum : “duende gırtlakta değildir; ayak tabanlarından başlayarak içten yükselir”. Bu bir yetenek meselesi değildir; kan, gerçek canlı bir yaşama üslubu, kültür ve aynı zamanda da anında yaratma meselesidir. Bu “herkesin hissettiği ama hiçbir filozofun açıklayamadığı gizemli güç” özetle, toprağın ruhudur. Aynı duende, peşinde olduğu duende’nin Yunan gizemlerinden Cadiz dansçılarına ya da Silverio’nun canhıraş dionizyak çığlıklarına giçtiğini farketmeyerek, onun dış formlarını boş yere Rialto Köprüsü üzerinde ve Bizet müziğinde arayan Nietzsche’nin de yüreğini kuşatmıştır. Şimdi hiçkimsenin “duende”yi Luther teolojisinin şeytanıyla, yani “demon”la karıştırmasını istemiyorum. Duende, ne Luther’in bir Bakus duygusuyla Nurnberg’de üstüne bir şişe mürekkep devirdiği teolojik kuşkuyla, ne manastırlara girmek için kancık kılığına giren yıkıcı ve pek de zeki olmayan Katolik şeytanla, ne de Cervantes’in “Kıskançlık ve Ardenya Ormanı” adlı komedyasında Malgesi’nin yanında taşıdığı konuşan maymunla karıştırılmamalıdır.

            Hayır benim sözünü ettiğim duende karanlık ve sarsıcıdır. Ve Sokrates’in neşeli mi neşeli şeytanının soyundandır. Baldıran zehirini içtiği gün onu öfkeyle tırmalayan, mermer ve tuzdan şeytandır. Descartes’in melankolik şeytancığıdır. Bu şeytancık yeşil bir badem kadar küçüktür, düz çizgilerden ve yuvarlaklardan gına geldiğinden, başı dumanlı büyük denizcilerin şarkılarını dinlemek için lağım kanallarına inmiştir. Adı Cezanne ya da Nietzsche olsun her insan, her sanatçı kendi mükemmellik kulesine tırmanırken, her basamakta kendi duende’siyle mücadele eder; meleğiyle ya da söylendiği gibi ilham perisiyle değil. Bu ayrımı iyi koymak gerek; çünkü bu ayrım duende açısından çok önemlidir. 

            Melek, Aziz Rafael gibi yol gösterir, hediye verir; Aziz Miguel gibi korur ve engeller; Aziz Gabriel gibi müjdeler ve uyarır. Göz kamaştırıcıdır ama lutuf saçarak insanın başının üstünde uçar ve insan hiç çaba sarfetmeden, meleğin yardımıyla eserini, yarattığı cazibeyi ya da dansını gerçekleştirir. Şam yolundaki melek ya da Assisi’nin balkoncuğunun yarığından içeri giren melek ya da Heinrich Suso’nun adımlarını izleyen melek, bunların hepsi sürekli emirler verirler. Bir alın yazısı ortamında çelik kanatlarıyla vurdukları için ışıklarına karşı koymak imkansızdır.

            İlham perisi ise dikte eder ve kimi durumlarda fısıldar. Göreceli olarak çok az şey yapar. Çünkü artık o kadar uzakta ve o kadar yorgundur ki –ben iki kez karşılaştım- mermerden yarım bir kalp takılsa yeridir. İlham perileri olan şairler, kimi zaman Apollinaire’e olduğu gibi kendilerini mahveden, nereden geldiklerini bilemedikleri sesler duyarlar. Bu sesler onları cesaretlendiren ilham perilerinden gelmektedir. Bu büyük şair kutsal, melek gibi Rousseau’nun yaptığı bir resimde, kendisiyle birlikte görülen korkunç bir ilham perisi tarafından perişan edilmiştir. İlham perisi, zekayı uyandırır, kışkırtır; sütunlu manzaralar ve defne dallarının sahte tadını getirir yaratıcıya, sanatçıya. Ancak zeka genelde şiirin düşmanıdır ve onu çok fazla sınırlar. Şair orada karıncaların kendini yiyebileceğini ya da başına kocaman bir zehirli ıstakozun düşebileceğini unutur. Küçük salonların, ılık parlatılmış güllerinde ve monokllarda yaşayan ilham perilerine karşı olan şeylerin bir çaresi yoktur. Kendini öyle bir yere konumlar ki, orada gerçekdışı bir şeyi yaşamaya başlar. Bütün bunlara dayanarak, melek ve ilham perisi bizim dışımızdan gelirler.

            Melek ışık, ilham perisi ise biçim verir. Ancak insan duende’yi kanının en ücra köşelerinde uyandırmalıdır. Meleği reddetmeli, ilham perisini ayağının ucuyla itmeli, 18.yy. şiirinde ortaya çıkan menekşe gülümseyişinden korkmayı bir tarafa bırakmalı, merceklerinde sırnırlardan hasta olmuş ilham perisinin uyuduğu büyük teleskoptan vazgeçmelidir. Gerçek mücadele duende ile olur. Solucanın ilkel yönteminden, mistiğin daha incelikli yöntemine kadar tanrıya ulaşmanın bir çok yöntemini biliyoruz. Azize Theressa gibi kuleyle ya da Haçlı Aziz John’un üç ayrı yöntemiyle ulaşabiliriz tanrıya. Isaiah’ın sesiyle “sen gerçekten saklı bir tanrısın” diye haykırmak zorunda kalsak da, tanrı sonunda her arayana ateşli dikenlerini gönderir.

            Ancak duende’yi bulmamıza yarayacak ne bir harita ne de bir yöntem vardır. Tek bildiğimiz, kanı kırık camlar gibi yaktığı, insanı bitkin düşürdüğü, daha önce öğrendiğimiz o tatlı geometriyi reddettiği bütün üslupları paramparça ettiği, ve Goya’yı o korkutucu ziftin içinde yumrukları ve dizleriyle çalışmaya mahkum ettiği, Massen Cinto Verdaguer’i Pireneleri soğuğunda çırılçıplak soyduğu, Jorge Marique’i Ocana’nın çorak topraklarında ölümü seyretmeye götürdüğü, Rimbaud’nun nazik bedenine yeşil bir canbaz elbisesi giydirdiği, bulvarın gece geç saatlerinde Kont de Lautreamont’a ölü balık gözleri taktığıdır. Güney İspanya’nın büyük sanatçıları, çingeneler ve flamenkocular, şarkı söyleyenler, dans edenler ve çalgı çalanlar duende gelmeksizin hiçbir duygunun olamayacağını, hiçbir şey yaratamayacaklarını bilirler. İsterlerse insanları kandırabilirler ve aynı bizi hergün aldatan duendesiz yazarlar, ressamlar ve moda edebiyatçılar gibi duende olmadan varmış duygusu verebilirler. Duende’nin gelmesi, nerede olursa olsun radikal bir değişiklik gerektirir. Eski bir plana, duruma, şeye bir mucize gibi yeni yaratılmışlık niteliği ile, bilinmeyen bir tazelik duygusu getirir ve neredeyse dini bir heyecan üretir. Özellikle arap müziğinde, dansında ve ağıtlarında bu vardır. Ve geldiğinde hep nidalarla karşılanır; “allah allah!”. Boğa güreşlerinde kullanılan “ole ole!” nidaları bununla büyük bir benzerlik taşır. Hatta belki ikisi de aynı şeydir. Bütün sanatların aslında duende kapasiteleri vardır. Ama ençok bulunduğu alan müzik, dans ve konuşan şiirdir. Çünkü bu sanatlar yorum yapan canlı bir bedene ihtiyaç duyarlar. Geçici olarak doğan ve ölen biçimlerdir. Ve dış çizgilerini tam bir “şimdi”de açarlar. Onun için de çoğu kez, bestecinin duende’si yorumcunun duende’sine geçer.

            Kimi zaman müzisyen ya da şair o kadar iyi değilse, yorumcunun duende’si çok ilginç, ilkel bir biçime benzeyen ama öyle olmayan muhteşem bir yeni duende yaratır. Aslında her sanatın ve her ülkenin bir duende, bir ilham perisi ve melek kapasitesi vardır, istisnalar hariç. Almanya’da daha çok ilham perisi, İtalya’da ise sürekli melekler vardır. İspanya ise bütün zamanlarda Deunde ile harekete geçmiştir. Deunde’nin sabaha karşı limonlarını sıkrığı bin yıllık dansların, müziğin ve ölümün ülkesi, ölüme açık bir ülke olarak sürekli duende ile yaşamıştır İspanya.

            Bütün ülkelerde ölüm bir sondur, gelir ve perdeler iner. İspanyada ise öyle olmaz. İspanya’da perdeler ölümle kalkar. Birçok kişi öldükleri ve güneşe çıktıkları  güne kadar canlıdır. Bir berber usturasının ucu gibi profili yaralanır. Ölümle ilgili bir çok şaka yapılır. İlham perisi, ölümün geleceğini görünce ya kapıyı kapatır ya bir sütun diker ya bir kül kabı dolaştırır ya da balmumundan bir elle mezar taşı yazısı yazar. Ama çok kısa bir süre sonra iki nefes arasında titreşen bir sessizlikte defne ağacını sulamayı sürdürür. Melek ölümün geldiğini gördüğünde ağır ağır daireler çizerek uçar ve Keats’in Becquer’in ellerinde titrediğini gördüğümüz ağıta doğru narsistçe gözyaşları doldurur. Duende ise tam tersine bir ölüm olasılığı olmadıkça gelmez. Duende gelmeden önce ölümün evinde serenat yapabileceğini de bilmek zorundadır. Taşıdığımız  bütün dalları, teselli etmeyen ve etmeyecek olan bütün dalları da saracağını da bilmelidir.

            Fikriyle, sesiyle ya da tavırlarıyla duende, bir kuyunun sınırlarında açıkça yaratıcıyla mücadele etmekten hoşlanır. İlham perisi ve melekse keman sesi ve sınırlardan sürekli kaçarlar. Duende ise yaralar; hiç kapanmayan bu yaranın tedavisi bir insanın eserinin keşfedilişinin yanında, bu eserin tuhaf niteliklerinde yatar. Şiirin büyülü erdemi, ona bakanların hepsini karanlık bir suyla vaftiz edebilmek için, hep “duende”li olmaktır.Çünkü duende ile beraberken aşık olmak kolaydır, anlamak da kolaydır; aşık olunmak ve anlaşılmak da daha kesindir duende olduğu zaman. Ve bu ifadeyle,  ifadenin iletişimi arasındaki mücadele kimi zaman şiire ölümsüz karakterler getirir. Şiirde ileti ve ifade arasındaki mücadele kimi zaman ölümcüldür.

            Doğuda olduğu gibi, dansın dinsel bir ifade aracı olduğu İspanya’da duende, Cadiz dansçılarının bedenlerinde, şarkı söyleyenlerin göğüslerinde kendilerine sınırsız bir alan bulur. Dışardan bakıldığında ne İspanyol dansları ne de boğa güreşleri kimseyi eğlendirmez. Duende’nin görevi canlı formlarla ilgili dram aracılığıyla acı çektirmektir; aynı zamanda bizi çevreleyen gerçeklikten kaçış için de bir basamak hazırlamaktır. Duende dansçının bedeninde, rüzgarın kum üzerinde yarattığı etkiyi yaratır. Sihirli bir güçle güzel bir kızı, birdenbire felçli birisine dönüştürebilir ya da mağazalardan şarap parası için dilenen yaşlı bir adamı, gençlik ateşiyle doldurabilir. Bir kadının saçlarını gece limanları gibi kokutur ve her yaştan dansçının kollarına can verir duende. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum; duende’nin yinelenmesi olanaksızdır. Duende ile yapılan hiçbir şeyin tekrarlanması mümkün değildir. Aynı fırtınada denizin aldığı biçimlerin tekrar edememesi gibi, duende de kendini yineleyemez. Boğa güreşlerinde mücadele olduğu için çok daha etkileyicidir. Bir yandan kendini mahvedebilecek olan biçimle, öte yandan şenliği temel unsuru olan ölçüyle, geometriyle mücadele vardır. Boğa güreşleri duende olmazsa olmayacak bir gösteridir. Boğanın kendi yörüngesi, boğa güreşçisinin de kendi yörüngesi vardır. Bu iki yörünge arasında bir tehlike noktası vardır. Korkunç oyunun da kesişme noktası burada; yüzlerce insanın beklediği bu yörüngelerin çakıştığı noktada gerçekleşir. Ve bir boğa güreşçisi her an onu yaşamak zorundadır; Ölümle burun buruna gelmek, onu hissetmek zorundadır. Duende sanki biraz sonra ölüverecekmiş gibi gelir insana.

            Başka türlü insanın "duende"sini açığa çıkarması ya da onun gelmesi mümkün değildir. İspanya ölümün ulusal bir gösteri olduğu tek ülkedir. İlkbahar geldiğinde, ölümün uzun klarnetler çaldığı tek ülkedir.

 

1930-Küba’da Halk (Publico)  adında gerçeküstücü bir oyun yazmaya başlar. Bu oyunun 1934’te yayınlanan bir kaç parçası biliniyor ancak. Aynı yıl Aradan Beş Yıl Geçerse (Asi que pasen cinco anos) adlı oyunun bir bölümünü yazar.

1931’in yaz aylarında 1922’lerde başladığı  Cante Jondo Şiiri (Poema del cante jondo)   adlı kitabı yayınlar. Ekim’de de Tamarit Divanı(Divan del Tamarit)  adlı şiir kitabını bitirir.

10 Temmuz 1932’de Ulusal Eğitim Bakanı F.de los Rios’un onayı ve para yardımıyla kurduğu gezici üniversite tiyatrosu La Barraca, İspanya’yı köy köy dolaşıp devrimci bir anlayışla büyük İspanyol klasiklerinden temsiller vermeye başlar. Oyunlar arasında Calderon’dan “Hayat Bir Rüyadır”, Lope de Vega’dan “Fuente Ovejuna”, Molina’dan “Sevilla Çapkını” ve Cervantes’ten kısa güldürüler yer almaktadır.

 

LA BARRACA ÜZERİNE (1934 GAZETE RÖPORTAJI)

Bu öğrencilerin konsantrasyonları, zekaları ve çalışırkenki birliktelik duyguları çok şaşırtıcı. Profesyonel bir toplulukla onlarla elde ettiğimiz sonuçları elde edemezdik. Ama yaptığımız bütün provalar ve deneysel çalışmalarla zor ve yavaş bir çıraklık yaşadığımı ve bir yönetmen olarak eğitildiğimi hissediyorum. Bu deneyimimi başka işlere aktarmak için can atıyorum...

Barraca’yı kuralı üç yıl oldu. Ama yaptıklarımıza bakınca otuz yıl olmuş gibi geliyor. Üç yıldır böyle yaşıyorum. Toplam otuz gençle birlikte. Hepsi üniversite öğrencisi, aralarında sekiz tane genç hanım var, geri kalanı hep erkek, buna şoförler, elektrikçiler ve teknisyenler de dahil. Bizi taşıyan büyük bir otobüs ve bir de eşyalar için bir kamyon var. Bütün İspanya’yı dolaşarak oyun oynuyoruz. Sadece, çocukların sınav dönemi başladığında ders çalışmaları için ara veriyoruz, sonra tekrar başlıyoruz.

Klasik oyunlar oynuyoruz. Barraca bunun için kuruldu... özel bir hedef kitlemiz yok, herkese açığız. Açık havada oynuyoruz, açık havada derken bizim tiyatromuz kapalı bir tiyatro değil. Sadece yukarısı değil, yan taraflarında duvarı yok, giriş kapıları da yok. Herkes davetli, herkes katılabilir... Yanlarında çocuklarla uşaklar, emekli generaller, kütüphaneden çıkıp gelen profesörler ve tesadüfen oradan geçen gençler gelebilir. Giriş ücreti alınmadı, alınmıyor...

Ben rol almıyorum. Oyunu seçiyorum, kısaltıyorum, sahne çalışmalarını yapıyorum, müzikleri ve dansları hazırlıyorum ve provaları yönetiyorum. Ama halk kim olduğumu bilmiyorum. Ben sadece oyunun başında oyunun adını ilan etmek için çıkıyorum. Aslında bir program çıkarsak iyi olurdu. Oyuncuların isimleri de bilinmiyor. Seyirci, oyuncuları değil, oyun kahramanlarını seyretmeye geliyor. Oyuncuların bu işten tek kuruş kazancı yok. Tiyatro yapmak için, oynama hazzı için, oyun kişilerinin derilerinin altında yok olmak için oynuyorlar. “tiyatro bir zehirdir” kendi kendimizi zehirliyoruz. Ayrıca çocuklarım yeterince öğrendiklerini düşününce, her biri bir tarafa dağılıyor. Ben de yenilerini buluyorum.

 

1932-Her yıl yaz aylarının bir kısmını mümkün olduğunca evinde geçiren Lorca, 1932’nin Temmuzunda, Granada’da üç perdelik bir trajedi yazar: Kanlı Düğün. (Bodas de Sangre)

1933- 5 Nisan’da Don Perlimplin’in Belisa ile Bahçede Sevişmesi (Amor de Don Perlimlin con Belisa en sujardin) adlı oyun oynanır. Oyunun  1929’dan önce yazıldığı söylenebilir.

“Kanlı Düğün”, Madrid’te sahnelenir. Daha sonra bir Latin Amerika turnesine çıkılır. Oyun büyük bir başarı kazanır. Bu yolculuk, İspanya iç savaşından önce dışarıya son çıkışı olur.

Walt Whitman’a Od şiirleri ve Yerma adlı oyun aynı yıl içerisinde yazılır. Yerma 1934’ün Temmuz ayında tamamlanır.

1934 - Ünlü boğa güreşçisi İgnacio Sanchez Mejas’ın ölümü üzerine ağıt yazar. (Boğa Güreşçisine Ağıt) Bütün genç şairlerin sevgilisi ve dostu olan bu yiğit boğa güreşçisinin Manzanares arenasındaki ölümü acıklı olmuştur.

1935 – Kukla oyunu (retablillo de Don Cristobal) Don Cristobal’in Küçük Oyunu ve İhtiyar Kız Donna Rosita ya da Çiçeklerin Dili adlı oyunlar yayınlanır.

1936 – (La casa de Bernarda Alba) Bernarda Alba’nın Evi adlı oyunu yazar.

Lorca’yı oyunu okurken işiten arkadaşı Adolfo Salazar Federico’nun  her sahneyi okuduktan sonra “Bir damla şiir yok! Gerçeklik! Gerçekçilik” diye sevinçle haykırışına tanıklık edecektir.

16 Şubat 1936 tarihinde yapılan genel seçim, İspanya’daki siyasi dengeler açısından büyük önem taşır. Kasım 1933’teki seçimlerde iktidarı, CEDA’nın önderliğindeki sağ partiler koalisyonuna kaptıran sol partiler, İtalya’daki kara gömleklileri ve Almanya’daki SA’ları model alarak örgütlenen Falanj birliklerinin yarattığı teröre karşı, Avrupa’daki diğer anti-faşist cepheleri de örnek alan bir Halk Cephesi oluşturmuşlar ve seçime birlikte girmişlerdir. Seçim, Halk Cephesi’nin ezici üstünlüğüyle sonuçlanır. Bu sonuç karşısında yapılan gösteriler, Cumhuriyetin ilanındakileri aratmaz. Ne var ki, sağ cephe yenilgiyi kabullenmiş değildir ve yeni hükümet tarafından yasadışı ilan edilmiş bulunan Falanj’ın, ordu içerisindeki bir takım komutanlarla beraber askeri bir darbe hazırlamakta olduğu kuşkuları güç kazanmaktadır. Hükümet, darbenin başını çekmesinden kuşkulandığı ve aralarında General Franco’nun da bulunduğu kimi komutanların yerlerini değiştirmek gibi birtakım önlemler almaya çalışsa da, bu önlemler süreci ertelemekten başka bir işe yaramaz.

12 Temmuz’da ordu içindeki solcu subayların örgütü UMRA’nın üyesi bir teğmen öldürülür. Saldırı kitlesel anti-faşist gösterilerle kınanır, ancak bu suikastin ardından, oldukça şaibeli bir başka suikast daha gerçekleştirilir. Bu sefer öldürülen, sağ cephenin ileri gelenlerinden Calvo Sotelo’dur ve sokaklara taşacak bir çatışmanın eli kulağındadır. İki cephe arasındaki gerilimlerin su yüzüne çıktığı böylesi bir anda, 16-17 Temmuz 1936 gecesi, İspanya’nın elde kalmış tek sömürgesi Fas’ta üslenmiş olan birlikler, ordu ve ulusa kendilerini izleme çağrısı yaparak ayaklanırlar. Bu tarihten bir gün önce, Madrid’te yaşanan siyasi gerilimlerden rahatsızlık duyan Lorca, arkadaşlarının tavsiyesiyle çocukluğunun geçtiği Granada’ya gitmek için yola çıkmıştır. Bu yolculuk aynı zamanda onun ölümüne olan yolculuğudur.

Kısa zamanda İspanya’nın güneyine yayılan darbe girişimi, Barselona, Madrid gibi şehirlerde halkın silaha sarılarak darbecilere karşı askeri bir cephe oluşturmasıyla sonuçlanırken, idarecilerinin yeterli tedbirleri almadıkları Granada kenti, Albay Jose Valdez Guzman önderliğindeki Falanjist birliklerden destek alan darbeci askerlerin kontrolüne geçer. 20 Temmuz 1936’da, işçi mahallelerinin bulunduğu Albaicin bölgesi dışında kalan tüm şehir işgal edilir. Sonraki iki gün, Albaicin’e toplar ve uçaklarla bomba yağdırılıp, bir kaç derme çatma barikat ve az sayıda cephaneyle yürütülen zayıf direniş de kırıldıktan sonra, Falanjistlerin yan kolu “Kara Müfrezeler”in önderliğinde toplu tutuklama ve temizleme operasyonlarına girişilir. Her gün kitlesel olarak düzenlenen idamlarda öldürülenler arasında Lorca’nın kız kardeşinin kocası olan Granada valisi de yer almaktadır.

Granada’ya gelmeden önce, bir şair olduğu ve kimsenin de şairleri öldürmeyeceğine inandığı için endişe duymadığını belirten Lorca’nın ismi, kısa sürede bir cadı kazanına dönüşen Granada’daki darbecilerin listesine girer. Ailesinin yanında güvende olmayacağını fark eden Lorca, ağabeyleri Falanj örgütünde çalışan eski çocukluk arkadaşı, şair Luis Rosales’in evine yerleşir. Ancak, Rosales’in evde olmadığı bir gün, eski CEDA milletvekili Ramon Ruiz Alonso ve bir grup darbeci tarafından tutuklanır. Ne Rosales’lerin girişimleri, ne de Granada’nın sağ cephesinden eski tanıdıkların çabaları, Lorca’nın salıverilmesinde yeterli olmaz. Lorca, oldukça sistemli ve darbenin merkezinden yönetilen bir emirle tutuklanmış görünmektedir ve yakınlarına diğer idama götürülenlere yapıldığı gibi, nerede olduğunun bilinmediği söylenir. Son bir girişim olarak, o sırada Granada’daki evinde bulunan ve Lorca’nın tutuklandığını sonradan öğrenen Manuel del Falla, yeni vali Guzman’la görüşmek üzere vilayete gider, ancak valiliğin sekreterliğinden öğrenebileceği tek şey, Lorca’nın tutuklandıktan iki gün sonra, 19 Ağustos 1936 günü kurşuna dizildiği olacaktır.

Federico Garcia Lorca, 16 Ağustos’ta Franco’nun polislerince evinden alınarak tutuklanır. 19 Ağustos’ta kuşuna dizilir. Cesedi 20 Ağustos’ta Viznar-Alfacar yolu üzerinde bulunur.

Lorca’nın öldürülüşü sonradan sağ basında söylendiği biçimiyle, iç savaşın kargaşası içerisinde istenmeden gerçekleştirilmiş bir kaza, ya da birkaç gözü dönmüş caninin işi değil, kendi içinde oldukça tutarlı ve sistemlice işlenmiş bir cinayettir. Öldürülen kişi, Granada’daki “İspanya’nın en aşağılık burjuvazisiyle” sürekli alay eden bir los putrefactos, maço İspanyol değerleriyle uyum kuramayan bir eşcinsel, Çingeneler, Mağribiler, Zenciler gibi aşağılık kesimlerin destekçisi, kutsal Katolik inançlarına ve aile kurumuna dil uzatan bir şair ve sol düşünceyi savunan bir aydın, yani  darbeyi gerçekleştirenlerin ve onların Granada’daki destekçilerinin kafa yapılarının keskin bir düşmanıdır. Dolayısıyla, onu ortadan kaldırmanın faşist darbenin karakteri açısından sembolik bir değeri olduğu şüphe götürmez.

Ancak bu cinayetin sembolize ettiği asıl gerçek, İspanya’da, Lorca’nın doğumundan beri süren  ve şairin de bir parçası olduğu modernist ve insancıl bir aydınlanmaya dair ümitlerin yok edilişidir. Ian Gibson’un da Lorca cinayetini ayrıntılarıyla inceleyen kitabında belirttiği gibi, “Federico Garcia Lorca’yı alçakça öldüren güç, belli bir zihniyettir”. 1898’de başlayan düşünsel mücadelenin ortadan kaldırmaya uğraştığı bu zihniyet, 1936’da kan ve şiddetle kendi zaferini ilan eder, ancak tarihsel sürecin de göstereceği gibi bu, gerçek anlamda bir son değildir ve aslında, mücadele daha yeni başlamaktadır.

 

...Kimi zaman dünyada olan biteni gördüğümde kendi kendime soruyorum: Neden yazıyorum?

Ama çalışmak gerek, çalışmak. Çalışmak ve hak edene yardımcı olmak.

İnsan kimi zaman gereksiz bir çaba olduğunu düşünse de çalışmak.

Bir protesto, başkaldırı biçimi olarak çalışmak, çünkü baştan sona sefalet ve haksızlıklarla dolu bir dünyada

her sabah uyanır uyanmaz yapılacak iş çığlık atmak olmalı.

Karşı çıkıyorum! Karşı çıkıyorum! Karşı çıkıyorum!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSPANYA İÇ SAVAŞININ KISA KORONOLOJİSİ

 

» 14 Nisan 1931                   Cumhuriyetin ilanı ve Kral XIII. Alfonso’nun sürgüne gidişi
» Mayıs-Haziran 1931          Laik eğitim, ordu ve tarım konusunda kararnameler
» 14 Temmuz 1931             Genel oyla oluşmuş Kurucu Meclisin (Cortes) açılması
» 10 Ağustos 1932               General Sanjurjo’nun darbe girişiminin bastırılması
» 9 Eylül 1932                      Katalonya’ya özerklik statüsünün kabulü
» 1 Mart 1933                                  Renovacion Espanola’nın kurulması
» 1 Mart 1933                                  İsp. Özerk Sağ Federasyonu’nun (CEDA) kurulması
» 29 Ekim 1933                    Falange Espanola’nın kurulması
» 5 Kasım 1933                    Bask Ülkesi’nin statüsü için plebisit
» 19 Kasım 1933                  Genel Seçimler, Lerroux Hükümeti
» 31 Mart 1934                    Katolik monarşistlerin  Mussolini’yle anlaşması
» 25 Nisan 1934                   Semper Hükümeti
» 4 Ekim 1934                      CEDA’nın katılmasıyla 2. Lerroux Hükümeti
» 6 Ekim 1934                      Katalonya Devletinin ilan edilmesi, Asturia’da ayaklanma ve

Komün,isyanların Sömürge ordusuyla bastırılması,

binlerce ölü

» 7 Mayıs 1935                     Gil Robles Savaş Bakanı, Franco Gen.Kur.Bşk. oluyor
» Eylül 1935                         Marksist İşçi Birliği Partisi’nin (POUM) kuruluşu
» 16 Şubat 1936                  Genel Seçimler ve Azena başk.lığında Halk Cephesi Hükümeti
» 19 Şubat 1936                  Özerk Katalan Hükümetinin tekrar teşkili
» 12 Mayıs 1936                   Azena Cumhurbaşkanı, Casares Quirigo Başbakan oluyor
» 13 Temmuz 1936              Sağcı lider Sotelo’nun öldürülmesi
» 17 Temmuz 1936              Faşist ordu kalkışması
» 20 Temmuz 1936              Giral Hükümeti, Faşist General Senjurjo’nun ölümü
» 26 Temmuz 1936              Komintern’in Cumhuriyet’e destek kararı
» 1 Ağustos 1936                 Badajoz’un işgali
» 19 Ağustos 1936               Federico Garcia Lorca’nın öldürülmesi
» 4 Eylül 1936                      Largo Caballero Hükümeti
» 27 Eylül 1936                    Toledo’nun işgali
» 30 Eylül 1936                    Halkın silahlandrılması kararı Halk Ordusu
» 1 Ekim 1936                      General Franco Burgos’ta devlet ilan ediyor
» 12 Ekim 1936                    İlk Sovyet yardımının ulaşması, tankların Madrid’e sevki
» 24 Ekim 1936                    Katalonya’da kollektivizasyon kararnamesi
» 4 Kasım 1936                    Brunete muharebesi ve kentin düşmesi
» 6 Kasım 1936                    Madrid Kuşatması, Başkentin Valencia’ya taşınması
» 18 Kasım 1936                  İtalya ve Almanya Burgos hükümetini tanıyorlar
» 20 Kasım 1936                  Anarşist lider Durruti’nin Madrid savunmasında ölmesi
» 6 Ocak 1937                      ABD İspanya Cumhuriyetine silah satışını yasaklıyor
» 6-15 Şubat 1937              Jarama Muharebesi
» 8-18 Mart 1937                 Guadaljara Muharebesi
» 26 Nisan 1937                   Guernica’nın bombalanması
» 3 Mayıs 1937                     Barcelona çatışmalarının başlaması
» 17 Mayıs 1937                   Negrin Hükümeti
» 3 Haziran 1937                 Faşist General Mola’nın ölümü
» 19 Hazıran 1937               Frankistlerin Bask’ta Bilbao’yu işgali
» 24 Ağustos 1937               Santander’in işgali
» 19 Ekim 1939                    Gijon’un işgali
» 9 Mart 1938                                   Faşistlerin Aragona’ya saydırması
» 6 Nisan 1938                     2. Negrin Hükümeti
» 24 Temmuz 1938              Ebro Muharebesinin başlaması
» 1 Kasım 1938                    Uluslararası Tugaylar’ın dönüşü,
» 7 Kasım 1938                    Ebro Muharebesinin sona ermesi
» Aralık 1938                                    Frankistlerin Katalonya saldırısı
» 15 Ocak 1939                    Tarragona’nın işgali
» 26 Ocak 1939                    Barcelona’nın düşmesi
» 5 Mart 1939                                   Negrin Hükümetinin İspanya’dan ayrılması
» 7-14 Mart 1939                 Madrid’de komünistlerle faşistler arasında sokak savaşları
» 28 Mart 1939                    Faşist ordunun Madrid’i işgali
» 1 Nisan 1939                     Savaşın bittiğinin ilanı

 

 

İSPANYA İÇ SAVAŞI VE LORCA

 

“Bana savaş demeyin! Savaş korkunç bir şey, bir suç, 1914’te yaşanan acılardan sonra hala bunun düşünülmesi ve konuşulması anlaşılmaz bir durum...”



Ülkeler arası “nizami” savaşlarda siviller hiçbir zaman savaşın aktörleri olarak görülemezler; askere alınmadıkça savaşmaya zorlanamazlar. İç savaşlarda ise durum pek çok yönden farklıdır.  İç savaş, aralarına askerlerin de karıştığı sivillerin birbiriyle savaşı olduğu için kuralsızdır; kişisel, ailesel ya da kabilesel intikam duyguları siyasal renklerle kolayca gizlenebilir. İç savaşlarda, hamasi propaganda söylemlerinin kendisi, bizzat savaşanlar tarafından gerçek olarak algılanır. Ortada belirli bir cephe yoktur. Cephe her yerdedir. Yerine göre, bir mahalle, bir ev, bir mezra, hattâ bir çeşme başı ya da dar bir patika, bir iki saat içinde o bölgede verilen savaşın kaderini belirleyebilecek bir cephe haline gelebilir. Hedefler sürekli değişir. Nizami savaşların aksine iç savaşlarda, her sivilin ve çeşitli insan gruplarının savaşan saflarda yer alması, en azından kendisini askeri anlamda savunması kaçınılmaz hale gelir. Bir yerleşim yerinde oturan insanlar, geniş aileler, etnik gruplar, siyasal partiler, ideolojik akımlar, iç savaşların doğal taraflarıdır.

İç savaşların bütün tarafları, kendi tarihlerini, menkıbelerini, efsanelerini, sembollerini canlandırmak için büyük bir gayret gösterirler. savaşa gitmeden önce kendi kimliklerini pekiştirir, yeniden yaratır, icat eder ve tarihin derinliklerinden çıkarılıp cilalanmış o karnaval giysilerine bürünerek savaşmaya giderler. İç savaş, denetimsiz ve insanlık dışı şiddete yol açar.

 

İspanya’da da böyle oldu. “İspanya’nın üzerini bir kasırga bulutu kaplamıştı, yüzyıllardan beridir birikmiş ve kuşaktan kuşağa geçmiş kinler, çatışkılar, kavgalar bu felaketin karanlığında doğal bir afet gibi kaynamaktaydı. Bir kentin öbüründen haberi yoktu. Her kent kendi kavgasını, kendi yazgısını yaşıyordu. Şimdi artık iki İspanya yoktu, sanki iki bin İspanya vardı.” ( Hugh Thomas, La Guerre d’Espagne, Editions Livre de Poche, Paris 1967.)

 

İspanya Cumhuriyetçilerinin Savaşta iki sloganı öne çıkmıştı: Biri, (faşizme) Geçit Yok anlamında, tüm yurdu saran ve direnişin sembolü haline gelen “No Pasaran” dı. Slonganı ilk ortaya atanın, kadın işçi ve KP yöneticisi Dolores İbárruri olduğu söylenir. Kocalarının faşizme karşı savaşa gitmesini istemeyen kadınlara “Bir korkağın karısı olmaktansa, bir kahramanın dulu olurum” sözüyle seslenen ve özgürlük tutkusu nedeniyle halk tarafından “La Passionara” diye anılan Ibárruri, 70 yıl sonra bile o devrimin sembol isimlerinin birincisidir.

Diğer slogan, “Yaşasın İspanya” anlamında kullanılan “Arriba España” (İspanya Geliyor) şeklinde dillerde yer etmişti.

Faşistlerin baş parolasına gelince, “Viva la Muerte” (Yaşasın Ölüm) idi. Viva la Muerte diye çığlık atmakta haklıydılar, faşizmin karakterinde ölüm vardı. Faşizm ölümü seviyordu, ölüm faşizmi. Bütün insanlık bu gerçeği çok değil birkaç yıl sonra anlayacaktı, ama 50 milyonunu kurban verdikten sonra. İspanya bir provaydı. Ölümün aslı arkadan gelecekti. Toplama kamplarıyla, gaz odalarıyla, yıldırım harekâtlarıyla, zırhlı tümenlerle, hava bombardımanlarıyla, gaz bombalarıyla gelecekti.

Benito Mussolini’nin (bir ara dışişleri bakanı yaptığı, sonra vatana ihanetten astığı) damadı Kont Ciano’nun yazdığına göre, Madrid’de günde 250, Barcelona’da 150, Sevilla’da 80 kişi ölüyordu. Yaşasın Ölüm diyenler 1 milyon insanın ölümüne yol açtılar. 200 bin Cumhuriyetçiyi çarpışmalarla değil, infazla katlettiler, kurşuna dizdiler, işkencede öldürdüler, hatta kafalarına çivi çakmak suretiyle infaz ettiler. Savaş fotoğraflarında kafalarına çivi çakılmış çocukların bile görüntüleri bulunmaktadır.

Savaşın ilk aylarında, kendisini Generalissimo ve Caudillo (Generaller Generali ve Ulusun Şefi) ilan eden Francisco Franco savaş uzadığında, “Gerekirse İspanya’nın yarısı ölecek” demişti.

İspanya’da ölümün tanıklarından Saint-Exupéry “ağaç budar gibi kurşuna diziyorlar insanları” diyor ve ekliyordu “bu kadar kolay mı yok etmek binlerce hayatı? Ölmenin de artık anlamı kalmadı.”

 

İç Savaş sürecine gelinceye kadar, Cumhuriyet’in 5 yıllık kısa hayatında 3 farklı dönem yaşandı. Haziran 1931’den Kasım 1933’e kadar Temsilciler Meclisi döneminde Manuel Azana yönetiminde kuvvetli bir Cumhuriyetçi hükümet vardı. Kasım 1933’ten, Ocak 1936’ya kadar iktidar bir sağ kanat koalisyonuna kaydı; bu devreden genellikle “iki kara yıl” diye bahsedilir. Şubat 1936’dan İç Savaş’ın başladığı 1936’ya kadar ise ülkeyi Halk Cephesi yönetti.    

Şubat 1936’da sol parti ve örgütlenmelerin birleşmesiyle oluşturulan Halk Cephesi iktidara geldiğinde İspanya General Primo de Rivera’nın diktatörlüğünden kurtulalı 6 yıl olmuştu. Anayasal rejimin geri gelmesi için XIII. Alfonso zar zor kabuluyle yapılan 1931 yerel seçiminde  Cumhuriyetçi partilere büyük bir kayma olduğu açık olsa da Halk Cephesi’nin hükümet kurması ne monarşi yanlılarının, ne Kilise’nin  ne  Almanya ve İtalya’daki faşist yönetimin, ne de yapılan anlaşmalarla İspanya’nın zengin maden yatakları üzerinde imtiyaz sahibi olan yabancı şirketlerin pek hoşuna gitmeyecekti. 

19.yy’a sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetmiş olan İspanya 1.Dünya Savaşı’ndan tarafsız kalmasına rağmen zararla çıkmıştı. Ve karmaşa artarak devam ediyordu.  Halk Cephesi hükümeti kurulur kurulmaz önce kargaşa körüklendi. Sonra da kargaşayı önleme propagandasıyla Ordu, halkın hükümetine karşı harekete geçti. 1936’ Mart’ında General Sanjurio ile Falanj Partisi’nin başkanı Primo de Rivera Berlin’e gidip Hitler’le görüşerek Cumhuriyet’e müdahale için güvence aldılar. Eğer uçak kazasında ölmeseydi, faşist darbenin lideri olarak iktidara Sanjurio geçecekti.  Ama yerini alan 36 yıl iktidarda kalacak olan Francisco Franco oldu.

 

1936 seçimlerinden önceki iki yıl içinde Lorca’nın yerel basında yansıyan sözleri ve davranışları onun ateşli demokrasi sevgisini herkese duyurmuştu. 21 Aralık 1934’te El Defensor de Granada’da yayınlanan “Şair Garcia Lorca tiyatro ve sanat üzerine konuşuyor” başlıklı Lorca’nın demeçlerinden alıntılarla oluşturulan yazıda Lorca; yoksulları iktisaden köle olarak tutmaya kararlı zenginlere, baskıcı ve demokrasi düşmanı kuvvetlere karşı açılan savaşta işçi ve köylülerden yana olduğunu söylüyordu aslında. Bu görüşleri Sağın gözünden de kaçmayacak, Yerma sahnelemesinin ardından tüm tutucu basın ağız birliğiyle yeteneğini reddedip, oyunun ahlaka aykırı, Katolik düşmanı, İspanya’nın sorunlarıyla ilgisiz ve gerçek dışı olduğunu söyleyecekti. 

 

General Francisco Franco komutasına giren Fas sömürge lejyonuyla harekete geçti. Birlikler Cebel-i Tarık’ı aşıp güneybatı İberya’ya geçerek darbeyi fiilen başlattılar. Aynı anda ülkenin çeşitli kent ve kasabalarında da falanjistler katliamlara giriştiler, kimi yerlerde kent yönetimlerini ele geçirdiler. İspanya ordusu 50’yi aşkın garnizonuyla faşistlere katıldı. Subaylar neredeyse tamamen demokrasinin karşısında yer aldılar. Er ve erbaşlardan komutanlarına isyan ederek Cumhuriyet’e bağlı kalanlar da oldu, faşist subayların emirlerine itaat edenler de.

İdeolojik bakımdan faşizmin genel yaklaşımı  esas olarak devlet tapıncını had safhaya çıkarmak,  devlet ile vatan kavramlarını tekleştirmekten ibaret değildir,  aile kurumunu da kutsar, aileyi yüceltmek demek erkek tahakkümünü şiddetlendirmek demektir ve faşizm toplumun her alanında erkek kültünün şiddetlenmesidir. Bazı ülkeler hariç tutulursa din bunların hepsini tamamlar.

İspanyol Katolik Kilisesi de buna uygun olarak bütün iç savaş boyunca tamamen faşizmin ve ölümün yanında yer aldı.General Franco’nun ünlü bir parolası vardı: “Biz Katoliğiz, İspanya’da ya Katolik olunur, ya da hiç bir şey” diyordu Caudillo. İspanya Ruhban Meclisi’nin başındaki Kardinal Goma Y. Toma’nın söyledikleri ise savaşın önemli bir yönünü göstermekteydi: “Olaylar ancak silah gücüyle yatışır. Bu kokuşmuş laik hukuk düzenini kökünden söküp atmak farzdır” diye buyuruyordu Kardinal. Bask milliyetçiliğinde etkili bir güç olan Bask Katolik Kilisesi Cumhuriyet Anayasa’sındaki laik ilkelere karşıydı. Temmuz 1936’da faşistler darbeyi başlattıklarında, hedeflerini sıralarken, Katalan ve Bask halklarına verilmiş bütün ulusal hakları derhal geri alacaklarını söyleyince milliyetçi (ulusal burjuva ve küçük burjuva nitelikli) Bask partisi Cumhuriyetçilere katıldı. 1 Kasım 1936’da İspanya Parlamentosu (Cortes) Bask Ülkesi’nin özerkliğini onayladı. 7 Kasım’da Bask Ülkesi Otonom Hükümeti kuruldu, hükümette cumhuriyetçi, sosyalist ve komünist partiler yer aldılar. Katalonya’da Barcelona’nın 45 km.yakınında Montserrat Manastırı vardır. Jeolojide Horst denilen, dimdik basamaklar gibi yükselen dar bir tepenin üzerinde, kartal yuvası gibi bir Katolik mabedidir. Franco sağken bile rahipler ‘Bütün İspanya da General sadece Mantserrat’ya giremedi, ele geçiremediği, askerini yollayamadığı tek yer burasıdır’ diye çekinmeden övünürlerdi. [Manastırın diğer bir özelliği de dünyadaki en ünlü Siyah Meryem’in orada bulunmasıdır..]

Francisco Franco ‘biz Katoliğiz, Katolik kalacağız’ diye bağırıyordu ama, Bask’lı Katolik din adamlarını kurşuna dizdiriyordu, işkenceden geçiriyordu. Bask Ülkesinden 16 rahip kurşuna dizildi, 278’i tutuklandı, eziyet gördü, 1300’den fazlası istenmeyen adam ilan edildi.

Mussolini ve Hitler’in işbirliği ise, iki yıl önce imtiyazı Almanlara verilmiş (ve onların izniyle İtalyan firmalarının ortaklığına açılmış) İspanya ve sömürge Fas madenleri üzerindeki tekel çıkarlarının korunmasını  amaçlamaktaydı. Ve elbette yükselen faşizm için yeni bir kale kazanmayı.

Kıta Avrupa’sında faşizmin karşısında biri güçlü, diğeri güçsüz iki büyük ülkenin Fransa ile İspanya’nın ikisi de istikrarsızlık içindeydi ve her ikisinde de sol güçlüydü. Sosyal çalkantılarıyla devrime gebe İspanya’da önemli değişimler başladı: Genel seçimleri Halk Cephesi’nin kazanmasıyla oluşan yeni durum İspanya’yı düşürüp, Fransa’yı güneyden kuşatmak imkânını Almanya’nın önüne serdi.

16 Şubat 1936 seçim sonuçları belli olur olmaz Francisco Franco hemen seçimi yitiren başbakan yardımcısı Valladares’e gitti ve yeni parlamento toplanmadan, solcu hükümet kurulmadan orduya yönetsel yetki verilmesini, solun ezilmesini, aksi halde vahim olayların doğacağını söyledi, ama Valladeres isteği kabul etmedi.

Üç ay sonra (4 Haziran’da) Fransa’da Sosyalist Léon Blum başbakanlığında Halk Cephesi (Front Populaire) hükümeti kuruldu. Faşist tehdit altındaki İspanya Halk Cephesi adaşı Fransız yönetiminden olası bir faşist darbe durumunda silah yardımı istedi, Léon Bulum da söz verdi, ama 17 Temmuz’da savaş başlayınca Britanya, Almanya ve İtalya ile savaşa karışmama (non-intervention) antlaşması imzaladılar. Berlin-Roma ekseninin bu antlaşmaya uymayacağını ise  elbette biliniyordu.

Blum hükümetinin İspanya’ya tek faydası, Uluslararası Tugay gönüllülerinin ve yardım malzemelerinin İspanya’ya geçirilmesine yardım etmekten ibaret kaldı. 53 ülkeden erkek, kadın, işçi, aydın, hemşire, doktor 40 bin kişiden oluşan Enternasyonal Tugaylar, Büyük çoğunluğunun meslekleri askerlik olmadığı halde, faşistlerin sömürge deneyimli profesyonel ordularına karşı savaştılar. Çeşitli ülkelerden komünist partililer, Troçki yanlısı Marksistler, anarşistler, sosyalistler, İrlanda Cumhuriyetçileri ve başka radikal anti-faşistler seferber oldular, para, silah, malzeme topladılar, gönüllü yazıldılar ve Fransa’yı katederek, Pireneleri geçip Cumhuriyetçilerin saflarına katıldılar ve Londra’da imzalanan ve her iki taraftan da yabancı askerlerin çekilmesini öngören antlaşma nedeniyle, 1938 Kasımında Barcelona’da 300 bin kişinin uğurladığı törenden sonra deniz yoluyla İspanya’yı terk ettiler. Buna rağmen on bin kadar gönüllü İspanya’dan ayrılmadı. Nitekim, Ocak 1937 başlarında Barcelona savunmasında çarpıştılar, kent düştükten ve düzenli ordunun yenilgisi kesinleştikten sonra sivil halkın Pireneleri geçip Fransa’ya ulaşmasına yardım ettiler. Pek çok edebiyatçının bulunduğu bu tugaylar dolayısıyla savaş “şairlerin, yazarların savaşı” olarak da adlandırıldı.

Savaşın ikinci yılında bile faşistlerin kaybetme ihtimali yüksekti. General Franco Almanya ve İtalya’dan savaş yardımlarını iki katına çıkarmalarını istedi, Alman Büyükelçisi Berlin’e gönderdiği mesajda “Almanya ile İtalya gerek insan, gerekse savaş malzemesi olarak İspanya adına yeni özveriler yüklenmezlerse Franco’nun elindeki askeri güçle savaşı kazanması beklenemez.” diye yazdı.

İtalya’ya gelince, o da sadece silah, mühimmat, yiyecek göndermekle kalmamış, Cumhuriyete karşı savaşmak üzere Almanya’dan da önce asker yollamıştı. İtalyanların hava saldırılarında 86 bin kalkış yapmışlar, Cumhuriyetçi kentlere 12 bin ton bomba yağdırmışlar, özellikle Barcelona’yı vurmuşlardır. Ayrıca, Alman ve İtalyan denizaltıları yük gemilerini batırarak, İspanya’nın uluslararası ticaretini parasal zarara uğratmışlardır.

Savaşın ilk haftalarında İtalyan müdahalesi başlayınca, İspanya Komünist Partisi 1936 Ağustos’unda yayınladığı bildiride “savaşın şimdiye kadar faşistler ve gericiler ile demokrasi ve barış güçleri arasında geçtiğini, ama artık dış müdahaleye karşı verilen bağımsızlık savaşına dönüştüğünü” söyleyecekti.

Frankistlerin bir destekçisi de komşu Portekiz’deki Salazar rejimiydi. Portekiz General Franco’ya silah yardımı yapmadı, ama hem asker yolladı, hem de Almanya’nın asker, mühimmat, yiyecek ve diğer malzeme şeklindeki geniş savaş yardımları ve Franco birliklerinin ABD’den satın aldıkları ya da borçlanma karşılığı ayni olarak sağladıkları taşıt, yakıt ve malzemeler ancak deniz yoluyla İspanya’ya ulaştırılabilirdi. Salazar bütün bunların Lizbon veya Porto limanlarından alınarak Franco bölgesine ulaştırılmasında yaşamsal bir rol oynadı, nakliye trafiği onsuz bu kadar rahat başarılamazdı.

Cumhuriyet hükümetini dünyada sadece iki devlet destekledi: Avrupa’nın öte ucundaki Sovyetler Birliği ile Okyanusun karşı yakasındaki Meksika. Britanya ve  Fransa tarafsız göründüler. ABD’de ise Kongre tarafsızlık kararı aldı. Ama bir yandan Ford, Studbaker, General Motors, Standart Oil ve başka ABD firmaları faşistlere yardım ediyor, taşıt ve borç veriyorlardı. Frankistler sonradan “ABD’nin petrolü, kamyonları ve kredileri olmasaydı savaşı asla kazanamazdık” diyeceklerdi.

 

İspanya Savaşı’nda  bir diğer önemli rolü ise yine Alman Ordusu’na ait Kondor (Akbaba) Lejyonu önemli bir rol oynadı. Naziler hazırlanmakta oldukları topyekûn savaş için silah sanayilerinin yeni üretimlerni İspanya’ya yolladılar, Alman filosu bir bombardıman tekniğini (halı dokur gibi bombalamayı) ilk orada denedi. Hava fotoğrafları Berlin’e iletildi. Birlik 4500 ila 5700 adet seçme subay ve askerden oluşuyordu, tüm savaş boyunca 16.000 Alman görev yaptı. Bu rakam sayıca fazla değildi, ama hepsi teknolojiye hakim, yüksek evsaflı askerlerdi. 1936 ekiminde geldiler, gelir gelmez Madrid kuşatmalarında Frankistlerin en etkili vurucu gücü oldular, Malaga’yı bombaladılar, bir Alman zırhlısı Almeria’yı denizden vururken, havadan destek verdiler, Guernica kasabasını yerle bir ettiler, taş üstüne taş bırakmadılar, nereye lazımsa oraya hücum ettiler. Savaş bittikten sonra 31 Mayıs 1939’da döndüler, büyük törenlerle karşılandılar, övgüler, ödüller, madalyalar aldılar.

Guernica’nın yok edilmesinin General Franco kuvvetleri için stratejik bir gereği yoktu, o kasaba açıkça dile getirilerek Nazi’lere verilmiş küçük bir şükran armağanıydı;  Almanlar yeni bombardıman uçaklarını denesinler diye.

Wilfried Wiegand, “Picasso” kitabında Guernica bombardımanını yaşayan bir tanığın sözleri şöyleydi: “bir süre sonra Guernica üzerinde yabancı bir uçak göründü... Ve kentin merkezine üç bomba attı. Bunun üzerinden çok geçmeden yedi uçak gördüm, bunları altı tane daha izliyordu ve sonra beş uçak daha geldi. Hepsi de yunkers uçaklarıydılar. Bu arada tüm Guernica panik içindeydi... Uçaklar çok alçaktan uçuyorlardı, olsa olsa iki yüz metre yükseklikteydiler... Bu arada kadınlar, çocuklar ve yaşlı adamlar isabet alıp sinekler gibi, yerlere dökülüyordu.”

Guernica’nın 27 Nisan 1937’de yok olduğunu Pablo Picasso ertesi günkü Paris gazetelerinde okur. Paris Uluslararası Fuarındaki İspanya Pavyonu için Cumhuriyet hükümetinden aldığı siparişle bir çalışmaya başlamak üzeredir. Guernica faciası meydana gelince bu konuyu resimleştirmeye karar verir, 1 Mayıs günü tabloya başlar ve resim tarihinin en büyük klasiklerinden olan ünlü yapıt ortaya çıkar.
Rivayet odur ki; 1938’de resim meraklısı bir Alman subayı Picasso’yu Paris’teki atölyesinde ziyaret eder, aşama aşama yapılmış Guernica’nın bir versiyonu önünde uzun uzun durur ve ressama dönerek “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorar. Picasso’nun yanıtı çok kısadır: “Hayır, siz yaptınız!”

Açıkça anti-faşistlerden, Cumhuriyetçiler’den yana tavır koyan, kimi toplantılara katılan ve manifestoların altına tavır koyan Garcia Lorca Halk Cephesi’nin de destekçilerinin arasındaydı, ama “her gerçek şair gibi devrimci” olmayı “politikacı” olmaktan ayrı tutuyordu. Hiçbir partiye üye olmadığı gibi, siyasi açıdan “safça” olarak nitelendirilmesine neden olacak dostluklar da kurdu, şiirlerine hayran olan Primo de Rivera’yla dost olduğu çok sonra öğrenilecekti, faşizm aleyhtarı genç şair Gabriel Celaya ile Falanjist kolunun kurucularından genç mimar Manuel Aizpurua ile aynı masada konuşuyor, Celaya’nın Aizpurua’yla gece boyu konuşmamasına kızıyordu. Ona göre “José Manuel, Rivera gibi iyi bir çocuk”tu, “her Cuma akşamı birlikte yemek yeriz. Gerçekten. Onunla perdeleri indirilmiş bir taksiyle dolaşıyoruz; çünkü o benimle, ben de onunla görülmek istemiyoruz.” Celaya ise öldürülüşünün ardından bu durumu şöyle yorumlayacaktı;

”Federico gülüyordu. Bunun çocukça bir eğlence olduğuna inanıyordu. Bir kötülük görmüyordu. Büyük bir şakaymış gibi gülüyordu. Ama o gülüş, insanların her zaman iyi olduğuna güvenci, ister faşist olsun ister olmasın, dostun her zaman dost olacağına inanması hayatına mal oldu. Çünkü, en yakın sandığı dostlarının, sonunda her şeyden önce faşist oldukları ortaya çıktı. Hayır Lorca’yı onlar vurmadı. Sorumluluktan sıyrılmak için onu katillerine teslim ettiler.”    

Temmuz’da faşist kalkışma başladığında Madrid’deydi ve Bernarda Alba’nın Evi piyesini henüz tamamlamıştı. Oyunun son düzeltmelerini yapıp arkadaşlarına okuduktan sonra (onlar ısrarla karşı çıkmalarına rağmen) her yılki yaz tatili için Granada kırsalındaki aile evine geldi.

O günlerde Granada resmen olmasa bile fiilen milliyetçilerin eline geçmiş, kentte solcu temizliği başlamıştı. 16 Ağustos’ta belediye başkanı sosyalist Manuel Fernandez Montestinos (Garcia Lorca’nın eniştesi) 36 kişiyle birlikte götürülerek kurşuna dizildi. Aynı gün Federico da sivil muhafızlarca saklandığı  evden alınıp götürüldü. 19 Ağustos’ta şafakla kentin dışına çıkarılarak kurşunlandı. Cesedi yol kenarına atıldı. Sonra bir toplu mezara gömüldü.İnfazcılar, sivil muhafızlar denilen ve kendilerine "Kara Manga" adını takmış Falanj çeteleriydiler, fakat emri verenler belliydi: Şehrin valisi, milliyetçi, muhafazakâr, koyu Katolik (ve taşra burjuvazisinin partisi) CEDA’nın il sekreteri ve aynı partinin Granada milletvekilleri... Daha sonra yapılan incelemelerde ve tanıklıklarda bu şahısların asıl failler olduğu kesinlik kazanmıştır, gerek emri verenlerin, gerekse ölüm mangasındakilerin hepsi isim isim biliniyor.

Şairin amca kızı Clotilde Garcia Lorca şunları anlatıyor: “Tam bir gözaltındaydık, ancak geceleri soluk alabiliyorduk. Evin önünde genişçe bir açıklık vardı, geceleri orada oturduğumuz için gelmeye korkuyorlardı, çünkü mısır ve tütün tarlalarından kendilerine ateş edilmesinden çekiniyorlardı. Ama gündüz defalarca gelip evi aradılar. Aradıkları Federico’ydu.”

O sırada gözaltında bulunanlardan Dr. Jose Rodriguez Contreras ise şunları anımsıyordu: “16 Ağustos’ta kardeşim ve avukatımla birlikte salıverilme evrakımın gelmesi üzerine komutanlıktan ayrıldım. Yolda arabamızı çevirip geri dönmemizi söylediler. Neden, diye sorduğumda ‘Bu bölgeye hiç bir taşıtın sokulmaması için kesin emir verildi. Şair Garcia Lorca’yı tutukluyorlar. Bütün bölge kuşatma altında’ dediler.”

Ertesi gün (17 Ağustos) Federico’nun annesi Vicenta Lorca bir gün önce gözaltına alınmış yakını ve belediye başkanı Manuel Fernandez Mentestinos’un aile hizmetçisi ve dadısı Angelina’yla oğluna yemek gönderdi. Angelina “o günü” (16 Ağustos’u) hiç unutamayacağını söyleyerek, Ian Gibson’a şunları anlatır: “Sabah Don Manuel’i, öğleden sonra Don Federico’yu götürdüler.” Manuel’i hemen öldürmüşlerdi ama Federico henüz hayattaydı. “Donna Vicenta’nın isteğiyle 17 ve 18 Ağustos’ta Lorca’yı ziyaret ettim, yemek götürdüm. Üçüncü gün sepetimi hazırlayıp Senor Federico’ya gidecektim ki, bir adam beni durdurup ‘bunları götüreceğiniz kişi artık orada değil’ dedi.”

Bazı yakınları Federico’nun artık orada olmadığını öğrenmişti, ama şairin dostu ünlü besteci Manuel de Falla’nın bundan haberi yoktu, hem ününe, hem de inancı güçlü bir Katolik olarak bilinmesine güvenerek Garcia Lorca’yı ziyaret etmek, salıverilmesine tavassutta bulunmak istedi, polis merkezinde genç ozanın ölüm haberiyle yıkıldı, başsağlığı dilemek için aileyi ziyarete geldi. Federico’nun kuzenlerinden Isabel Roldan olayı yıllarca sonra şöyle naklediyordu:

 “Zavallı Don Manuel ölümden kıl payı kurtulmuştu. Federico’yu sormaya gittiğinde onu da kurşuna dizmek için avluya çıkarmışlar. Bir subay gelip serbest bıraktırmış. Kapıyı ona açtığımda ‘Don Manuel, onun ailesi öldüğünü henüz bilmiyor’ dedim. Ailesinin yanına girdi. Federico için çaba gösterdiğini, ama görüşmesine bile izin verilmediğini söyledi. Bir süre oturdu, hiç bir şey konuşmadı, kalktı, gitti.”

Ve hayli trajik bir ayrıntıyı ekliyordu;

(…) “Federico’nun ölümünden 3-4 gün sonraydı. Bir polis gelip Federico’dan mektup getirdiğini söyledi. Mektupta kuzenim babasından orduya 1000 pesetalık bağış yapmasını istiyordu. Ailesine ‘bu bağışı yapmayın’ diyemedim, çünkü oğullarının öldüğünü bilmiyorlardı.”

Yani, milliyetçiler önce “baban bağış yaparsa seni bırakırız”, diyerek şantaj yaparak o notu yazdırmışlar, sonra da götürüp kurşuna dizmişlerdi.
Dört yıl sonra düzenlenen ölüm tutanağında  “1936 Ağustos ayında savaşta aldığı yaralar sonucunda öldüğünü ve cesedinin aynı ayın 20’sinde Viznar’dan Alfacar’a giden yol üzerinde bulunduğu” yazıldı.


 

NERUDA’NIN KALEMİNDEN LORCA’NIN ÖLÜMÜ

 

 “Ölülerimizin koskoca ormanı ortasında tüm diğerleri arasından göze çarpan bir isim seçmeye çalışmak ne küstahlık! Anıdan daha eski düşmanlarca katledilen, Andalusia’nın alçakgönüllü çiftçileri, Asturias’taki ölü madenciler, doğramacılar, duvarcılar, köyde ve kentte çalışan ücretli işçiler, katledilen binlerce kadın ve kesilen çocukların her biri gibi, bu atılgan gölgelerin her biri, önümüzde görünmeye hak kazandı; büyük mutsuz bir ülkenin kanıtları olarak ve her biri, inanıyorum ki, kalplerinizde yer eder, eğer insafsızlık ve kötülükten arınmışsanız. Bu müthiş gölgelerin anılarımızda isimleri vardır, ateşin ve sadakatin isimleri, alışılagelmiş gibi, eski ve soylu onlar da toprakla, toprağın sonsuz ismiyle yeniden bir bütün oldular. Fedakârlıklar, acılar, İspanya insanının saflığı ve gücü, bu aklanan mücadelenin kalbindedir -diğer mücadelelerden daha fazla- ovalardaki bir kış panoramasında ve buğdayda ve karla kanın çekiştiği acımasız bir gezegenin gerisinde yücelen dağlarda. Evet, sessizliğe gömülmüş buncası arasından bir isim, yalnızca bir isim seçmeye nasıl cüret edilebilir? Böylesi bir ölümcül zenginliğin karanlık hecelerinde tuttuklarınız arasından söyleyeceğim isim öylesine hacimli ve öylesine anlam yüklü ki, onun ismini söylemek, İspanya’nın gürleyen savunucu olduğu için, şiirlerinin asıl özünü savunarak, ölenlerin tümünün isimlerini söylemek demektir. Federico Garcia Lorca! O, insanlarının bir parçasıydı, bir gitar kadar mutlu ve hüzünlü, bir çocuk kadar, insanları kadar berrak ve derin. Biri çıkıp da, yılmadan, ülkenin her karış toprağını adım adım dolaşarak, bir kurban, sembolik bir kurban bulmak için araştırmalar yaptıysa, o kişi, İspanya’nın özü, onun canlılığı ve derinliği olarak seçilen bu adamın mertebesine erişen hiçbir kimse ve hiçbir şey bulamayacaktır.

Evet, iyi seçim yaptılar, onu vururlarken insan soyunun yüreğini hedeflemişlerdi. Onu, İspanya’ya boyun eğdirmek ve şehit etmek için seçtiler, onu en derin soluğunu tıkamak için seçtiler, onu özünü kurutmak için seçtiler, en solmaz kahkahasını susturmak için seçtiler. Bu ölümün yargılanmasında birbiriyle uzlaştırılamaz iki İspanya vardı; korkunç, melun, çatal tırnaklı yeraltı İspanya’sı, lanetli İspanya; büyük hanedanın ve kiliseye ait cinayetlerin çarmıha gerilesi, zehirli İspanya’sı; ve karşısındaki İspanya, yaşama onuruyla ve ruhuyla gülen, sezginin, geleneğin ve keşfin parıltılı İspanya’sı, Federico Garcia Lorca’nın İspanya’sı!

O sunulan bir portakal çiçeği gibi, yabanıl bir gitar gibi hareketsiz yatıyor, yaralı bedenini tekmeleyen katillerin çirkefi altında; ama şiiri gibi akarken dimdik ve şarkılar söyleyerek insanoğlunun anısında sonsuzluğa dek yaşamak için.... Garcia Lorca, şiirini ve oyunlarını insan öyküleri ve kalp fırtınaları ile doldurduğu için bir anlamda estetiğe karşıydı, ama bu, şiirin gizeminin en eski sırlarını reddettiği anlamına gelmiyordu. İnsanlar olağanüstü sezgileriyle onun şiirin benimsediler ve bugün Andalusia’nın köylerinde halk şiiri olarak hala söyleniyor. Ama o, bu eğilimi nedeniyle ne kendini övdü, ne de onu kendi yararına kullandı; bundan kaçındı; o, hem iç dünyasını, hem de dış dünyayı hevesle araştırdı.  Garip ve ısrarlı bir rastlantıyla, biri diğerini büyük ölçüde andıran İspanya’nın en tanınmış iki büyük genç şairi Alberti ve Lorca, çekişmenin kıyısındaydılar. İkisi de Dionyzian Andalusialısıydı, ahenkli, taşkın, gizemli ve insanlara dönük. 

Yine ikisiydi, İspanyol şiirinin kaynağını, Andalusia ve Kastilya’nın bin yıllık folklorunu inceden inceye araştırıp, yazılarını, dilin başlangıcındaki göksel ve pastoral incelikten, inceliğin üstünlüğüne azar azar döken ve İspanya’nın öykülerini sık çalılıklar içinde başlatan. Sonra ayrıldılar. Biri, Alberti, esirgemez bir cömertlikle kendini ezilenin davasına adar ve yalnızca o büyüleciyi devrimci kaderinin doğrultusunda yaşar; diğeri ise, şiirinde gittikçe artan bir eğilimle, ülkesine, Granada’ya doğru yönelir, tüm kalbiyle oraya geri dönmek ve orada ölmek için.

Onların arasındaki, gerçek bir çekişme değildi; onlar iyi ve parlak iki kardeştiler ve bunun örneğini son kez, Alberti, Rusya ve Meksika’dan döndükten sonra, onuruna Madrid’de verilen büyük kutlama töreninde, Federico’nun her birimiz adına onun hakkında söylediği o büyüleyici sözcüklerde gördük. Birkaç ay sonra, Garcia Lorca, Granada’ya doğru yola çıktı. Ve orada, kaderin garip cilvesi olarak, ölüm bekliyordu onu, insanlık düşmanlarının Alberti için sakladıkları ölüm. Ölen büyük yazarımızı unutmaksızın, izin verin, şu anda Madrid’de Serrano Plaja, Miguel Hernandez, Emilio Pratos, Antonia Aparicio gibi diğer şairlerle birlikte, insanlarını ve şiirin davalarını savunan, yaşayan büyük yoldaşımız Alberti’yi ikinci kez anımsayalım. Ancak Federico’da başka biçimler alan sosyal sabırsızlık, onun mağribi ozan ruhuyla yakından ilintilidir...

O, can çekişmekte olan bu taşra köylerinin insanına bir ayrıcalık gibi sunulan o inanılmaz yoksulluğu gördü. Köylülerle birlikte açık alanlarda ve yeşili kurumuş tepelerde tam bir yıl dayandı ve bu facia onun güneyli yüreğinin büyük bir kederle titremesine neden oldu.
* * *

Yiten büyük yoldaşımızın anısını huzurlarınıza getirmeye çabaladım. Çok kişi benden toprak ve savaştan uzak, oturaklı, şairce sözcükler bekliyor olabilirdi. Kimilerine göre en uygun söz, İspanya’nın ağırbaşlı bir umutla karışan inanılmaz elemlere dayanaklı olduğudur. Ben bu elemi çoğaltmayı ya da umutlarınızı yıkmayı arzu etmedim. Ama daha geçenlerde İspanya’dan gelen ben, bir Latin Amerikalı, kökte ve dilde İspanyol olan ben, onların uğradıkları felaketler dışında herhangi bir şeyden söz edecek gücü bulamıyorum kendimde.

Ben ne bir politikacıyım, ne de isteyerek politik çekişmelere girdim. Ama çoğu kişinin yansızlık taşımasını istediği sözlerim elemle, öfkeyle boyanmıştır. Anlamalısınız, anlamalısınız ki, biz İspanyol Amerikası şairleri ve İspanya şairleri, dilimizde şu anın anlamına ışık tutan, içimizde en büyük bildiğimiz birinin katlini asla unutamayız ve asla bağışlamayız. Size yalnızca bir şairin yaşamını ve ölümünü anımsattığım İspanya’nın tüm acıları içinde bağışlananlar olsa da, bu cinayeti asla unutamayız. Bunu asla unutmayacağız ve asla bağışlamayacağız. Asla!” [ Pablo Neruda, Çev. A. Aras.]


LORCA’NIN AĞZINDAN TİYATRO

 

Tiyatro kağıttan dışarı yükselerek, insan haline gelen bir şiirdir; konuşur bağırır, çaresizdir ağlar. Tiyatro, karakterlerinin şiirsel bir kıyafetle bezenmiş olarak sahneye çıkmalarına ve aynı zamanda karakterlerinin etten kemikten bir biçimde ortaya konulmalarına ihtiyaç duyar.

(Obras Completas’ta Yayınlanan Röportajdan...)

 

Tiyatroda kapıları çarıklı seyirciye açmak gerekir. “Hanım efendi güzel bir ipekli elbise mi giyiyorsunuz? Öyleyse dışarı!” Çuval kumaşından gömlek giyen seyirciyi Hamlet’le Aiskhylos’un eserleriyle bütün yüce eserlerle karşı karşıya getirmemiz gerekir. Çünkü burjuvalar, İspanyol tiyatrosunun temel taşı olan dramatik yönünü baltalamaktadırlar. Her şeyden önce tiyatronun niçin bir çöküş yaşadığını anlamak gerekir. Her zaman şairlerin yazdığı tiyatro en çok katlanabilen tiyatro olmuştur. Bu da şairin büyüklüğüyle ilgilidir. Tabi ben lirik değil dramatik şairlerden bahsediyorum. Köylerdeki halk her zaman oyunlara karşı saygı, merak duymuştur ve onları anlama isteğiyle doludur. Bu duruma büyük şehirlerde bile pek sık rastlayamıyoruz.

(BUENOS AİRES, 1933, Halk Demeci)

 

Bana tiyatronun bittiğinden bahsettiklerinde –şu andaki organizasyonumuz dolayısıyla- hayallerinin işini bırakarak başka bir şey yapan ve savaşmaktan bıkmış gençleri düşündüm; bana artık sahnenin öldüğünden bahsettiklerinde ise, alanlarda ve şehrin yoksul kesimlerinde kendi gözleriyle görmek isteyen milyonlarca insanı, saf aşkıyla bülbülü, Romeo ve Julliet’i midesi şarap dolu Fallstaff’ı düşündüm. Aynı resim ya da müziğin bittiğine inanmadığım gibi tiyatronun da bittiğine inanmıyorum.

(BUENOS AİRES, 1934)

 

İnsanlar, sahnede kendilerinin yansılanmasını görmekten korkarlar... Yaşadığımız dönemin sosyal dramını vurgulamak için can atıyorum. Seyirciler durumlardan ya da sembollerden dolayı korku duymamaları gerektiğini öğreniyorlar, benim amacım da bu. Seyircilerin benim tiyatroda onlarsız bir tek adım bile atamayacağım bu fantezi ve fikirlerle uzlaşmasını istiyorum.

(BUENOS AİRES, 1935, RADYO PROGRAMI.)

 

 (…)Tiyatro halkın içine nüfuz etmeli, halk tiyatroya değil. Bunu yapmak için de oyun yazarları ve oyuncular, kanları ve canlarıyla çok büyük bir güç olduklarını düşünmek zorundadırlar. Çünkü tiyatroyla ilgilenen halk, ciddi ve sert üstatlara tapınan, adalet isteyen ve dağıtan fakat öğretmenlerinin acemi olduğunu anladığında altına raptiye koyan, öğrenmek istemeyen ya da öğretilmesine izin vermeyen okul çocukları gibidir. Halk eğitilebilir. (İnsanlar değil, halk diyorum, bunu not edin)

(…)En yüce sanat, ve siz sevgili oyuncular, sanatçılar herşeyin üstündesiniz... Bana bu sözleri söyleten coşkum ve kararlılığımdır. Ben kolay kolay faka basmam, serin kanlılıkla çok düşündüm... Biliyorum ki, gerçeği bilen kişi, ekmeğini ışığa yakın yerken “bugün, bugün, bugün” diyen kişi değildir; o kişi daha çok kırsal yaşamda şafağın ilk ışıklarına sakince hayran olan kişidir.

Ve biliyorum ki doğru olduğunu söyleyen kişi, gözlerini gişenin küçük penceresine sabitleyip “şimdi, şimdi, şimdi” diyen kişi değildir; o kişi daha çok “yarın, yarın, yarın” diyen ve dünyada filizlenen yeni bir yaşamın gelişini duyumsayabilen bir kişidir.

(Madrid Ulusal Tiyatrosu’ndaki Konuşma, 1935)

 

 Yerma’nın ilk sahnelenişindeki konuşma:

“Bu gece bir yazar, bir şair, insan hayatını inceleyen bir araştırmacı olarak değil, toplumsal tiyatro akımının ateşli bir izleyicisi olarak konuşuyorum. Tiyatro bir ülkenin yapılanmasında en anlamlı ve yaralı araçlardan biri, o ülkenin gelişimini ya da çöküşünü gösteren bir ölçüdür. Trajediden vodvile çeşitli alanlarda iyi yönlendirilmiş, duyarlı bir tiyatro, bir kaç yıl içinde halkın duyarlılığını etkileyip değiştirebilir; parçalanmış, kanatların yerine pençeler konmuş bir tiyatro ise, bir ulusun tamamını uyutur, kabalaştırır.

Tiyatro, ağlamanın ve gülmenin okuludur, eski ve ya yanlış ahlaki değerlerin sorgulandığı, geçerliliğini daima koruyan insani duyguların canlı örneklerle dile getirildiği, herkese açık bir kürsüdür.

Tiyatrosunu desteklemeyen bir halk, ölmemişse de can çekişiyordur; Halkının toplumsal, tarihi akışını, insanlarının dramını ve ruhunun gerçek rengini kahkaha ve ya göz yaşlarıyla aktaramayan tiyatro, tiyatro adıyla anılmaya layık değildir. Ancak bir oyun salonu ve ya zaman öldürmek denen korkunç faaliyetin yer aldığı bir mekandır.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

APTAL BİR ŞARKI

 

Anne.

Keşke ben gümüş olsaydım

 

Oğlum,

üşürdün o zaman

 

Anne.

Keşke ben su olsaydım.

 

Oğlum,

Üşürdün o zaman

 

Anne.

Yastık kılıfına işle beni

 

Bak bu olur!

Hem de hemen

 

(Çev Kemal Özer-Gülşah Özer)

GÜLE KASİDE

Güle sorsan
Aramaz günün doğuşunu;
Dalında sonsuzluğu taşırcasına
Başka başka sevdalarda.
Güle sorsan,
Ne bilinç derdindedir, ne gölge;
Etin ve düşün sınırında,
Başka başka sevdalarda.

Güle sorsan,
Gülü bile aramaz.
Kıpırtısız gökyüzü seyranında
Başka başka sevdalarda.

(Çev. Adnan Özer)


SEVİLLA NİNNİSİ

Deniz nedir bilmiyor
Bu küçük kaplumbağa;
Onu çingene doğurmuş,
Atıvermiş sokağa.
Ya denizi yok,
Yo! Denizi yok;
Salıvermişler sokağa.

Bu minnacık oğlanın
Beşiği yok;
Babacığı marangoz,
Yapıverir bir tane.

(Çev. Sait Maden)



[1] DERLEMEDE KULLANILAN  KAYNAKLAR: 

 

 

·          ARICI, Oğuz- İ.Ü ÖKM “Lorca Semineri” Dökümanları

·          KARABOĞA, Kerem –“Tiyatrolu Şair Lorca” “Lorca Semineri” ÖKM

·          YUSUFOĞLU, Yalçın-70. Ölüm Yıldönümünde Federico Garcia Lorca'ya Saygı...

·          GIBSON, Ian, Lorca’nın Öldürülüşü, çev. Murat Belge, Kavram, Ağustos 1998

·          MİMESİS 2-BÜ Oyuncuları

·          TAYDAŞ, Nihat- Lorca Kitabı, Yaba Yay, Mart 1998

·          Çeşitli dergi,  gazete ve  internet siteleri

 

 

AYÇA TELIRMAK

 

Kadınların, bir başına kadınların, yoksun bırakılmışların, içine yanmışların, kabuğuna mahkûmların hikâyelerini anlatmaya yola çıkmıştık Ayça’yla. Cümlelerimiz billurlaştıkça, cesaret bulduk, o küskün, terk edilmiş, kovulmuş dokularımızdan, söz çıkarttık, şiir çıkarttık… Hayatın tüm ıskalarına yeniden nişan alır gibi… Sanki sil baştan başlar gibi…
 
Oyuncunun hayat hikayesi sahnenin örsünde şekillenir. Övüncü bir avuç alkış, bir de başını yastığa koyduğunda gözlerine oturacak huzurlu bir uykudur. Ayça sonsuzluğa gitti. Apansız, yaka kavura…
 
Kulis aralarından, kumaş kıvrımlarından, sahne karanlıklarından süzülen anılarıyla baş başayız şimdi. Onun adına, onunla birlikte.
 
Huzurla uyu Ayça Telırmak.

 
 
Reklam
 
İSTANBUL EFENDİSİ
 
İSTANBUL EFENDİSİ
Musahipzade Celal' in ünlü klasiği İ.B.B. Şehir Tiyatroları sahnelerinde...



																	
TARLA KUŞUYDU JULİET
 
TARLA KUŞUYDU JULIET
Ephraim Kishon' dan Romeo ve Jüliet üzerine eğlenceli bir fantazi.




																	
DEFTER
 
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (22 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=