i
   
 
  27'LİLER

İspanya tarihine damgasını vuran bir kuşak:27'liler


i. Tarihin akışı

İspanya, Osmanlı gibi bir imparatorluk tarihine sahip bir ülke olarak 19. Yüzyılı yaşadı. İspanya dışındaki sömürgelerden gelen ciddi bir maddi destekle yaşayan, bu sömürgeleri ve İspanya topraklarını yönetmek üzere kurulan büyük ölçekte bir bürokrasi, hantal yapısıyla İspanya'nın kaderi gibiydi. Ortaçağ'dan beri pek değişmeden 20. Yüzyıla dek uzanan Katolik Kilisesi ve onun pratikleri ile eklemlenerek, insanı şaşırtan ve bezdiren törenleri, yaşayış tarzı, İspanyol halkından büyük ölçüde farklılaşarak varlığını devam ettirdi.

19. Yüzyılda başlayan ve kendini en çok Barselona'da gösteren sanayileşme, önemli bir güç olarak sendikacılığın ve İspanyol Komünist Partisi'nin altyapısını hazırlamıştı. Bürokratik yönetici sınıfın kastik ve tutucu yapısı ve dışa kapalılığı ile yavaş da gelişse sanayileşme sonucu büyüyen yerleşim merkezleri, iki önemli ve radikal düşünce ile sarsılmıştı: Eşitlik ve ateizm. İspanya için her biri bir diğerinden yıkıcı bu düşünceler, sonuçlarını 1925-1937 yılları arasında gösterecek, İspanya'da taş üstünde taş kalmayacaktı.

Sınıfsal karşıtlığın böylesine net olduğu İspanya'da eşitlik düşüncesi özel mülkiyet düşmanlığında, ateizm ise, varolan her tür kurumu meşru gösteren düşüncenin reddine, dahası, yeryüzündeki bir cennetin inancına götürmüştü. İspanya'da hayatın tüm alanlarına yayılan Katolik inanca karşı çıkanlar, kilisenin mülkiyetine de saldırırken, hızla hem komünist düşüncede meşruiyetini bulmuş, hem de onun propagandasını yapmıştı. Yüzyılların suskun, durağan baskısıyla sulanmış İspanyası'nda toplumsal hareketlilik büyük bir çoşkuyla kabarmış ve ezilenler için üretilen güçlü bir düşünce Lenin'i doğrularcasına (Devrim ezilenlerin şölenidir) bir şenliğe dönüştürmüştü İspanya'yı. İspanya bu tarihlerde birer birer sömürgelerini kaybederken, yeni yetişen nesil de, kendi haklarını ve insanca yaşamanın koşullarını isteyince, İspanyol Krallığı, en derinlerdeki köklerine kadar sarsılmıştı.

ii. Ve akışa meydan okuyanlar: PENA'ların gölgesinde yükselen aydın hareketi

Pena, bir kafede düzenli olarak yapılan toplantılara verilen addır. Bu adet, yalnız edebiyat dünyasında değil, Madrid'in yaşamında da çok önemli bir rol oynamıştı. İnsanlar mesleklerine göre ya öğleden sonra 15-17 arası ya da akşam 21'den sonra, ama hep aynı saatte, toplanıp tartışıyorlardı. Madrid kafeleri edebiyat ve resim toplantılarıyla başlayıp, felsefe ve politikayla yoluna devam etti. İspanyol sanatı da buna uygun olarak sanatında kendini giderek artan derecede hissettiren İspanya'nın "bugünü ve şimdisi"yle ilgilendi. İşte “27 Kuşağı" denilen politik sanatçılar, 20'lerin başındaki bu toplantılarda düşünsel gelişimini, 1925 sonrasında politik angajmanını, 1930'larda ise siyasal militanlığını yaşadı.

19. Yüzyılın sonunda ve 20. Yüzyılın başında İspanya, aralarında pek çok fikir adamının da bulunduğu çok güçlü bir yazar kuşağının yetişmesine tanık olur. Ortega y Gasset, Unamuno, Eugenio d'Ors, Valle Inclan, Galdos gibi bu aydınların hepsi düşünsel kaynaklarını İspanya'nın dışından almıştı. 20'lerde gençlik ve olgunluk yıllarını yaşayan genç aydınlar, onların etkisiyle referans aldıkları Avrupa düşüncesiyle İspanya'nın verili durumunun karşısında konumlanmıştı. Dahası yükselen işçi sınıfı hareketinde köklerini bulan İspanyol Komünist Partisi ile küçük şehir ve kasabalarda kendini gösteren güçlü bir anarşist hareket 20'lerdeki genç aydınların düşüncelerini geliştirme ve bir parçası olabilecekleri bir siyasal akımın olanaklarını yaratmıştı.

27 Kuşağı'nın önemli isimleri Federico G. Lorca, Alberti, Altolaguirre, Cernuda, Jose Benjamin, Pedro Garfias, Moreno Villa, Ramon Gomez de la Serna ve Luis Bunuel hepsi İspanya iç savaşında aktif olarak yer almışlardı.

Bu insanların bir sanat akımı olarak içinde yer aldıkları Ultraistler (Aşırıcılar) Dadaizm ve Fütürizme ilgi duyuyor olmalarına rağmen, en önemli özellikleri tümüyle İspanyol kültüründen beslenmeleriydi. İspanyol kültürüne olan bu bağlılığın, milliyetçilik ve öze-dönmecilikle hiçbir bağlantısı yoktur. Bu durum yukarıda sözünü ettiğimiz "bugün ve şimdi" düşüncesiyle, klasik Avrupa sanatında da kendisini gösteren umut ve akla, eşi ancak devrim sonrası Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarındaki sanatçılarıyla karşılaştırılabilecek bir coşku ve öfkeyi içermesidir. Avrupa'da bu yıllarda art arda gelen yenilgilerle kötümserlik ve bireysel yalnızlık belli ölçülerde irrasyonalite ile birleşerek kendini dışa vururken, İspanya'da herşey yeni başlıyordu. İspanyol aydını geleceğini kendi ellerinde görüyor, işçi kentlerinde komünistlerin, küçük kent ve kasabalarda anarşistlerin, eskinin köhnemiş kurumlarına her saldırısında gücünü hissediyor ve her geçen gün, burjuvaziye, toprak ağalarına, kastik İspanyol yönetici sınıfına karşı öfkesini biliyordu. Bu karşıtlık ve öfke, ezilen sınıflara duyulan yakınlıkla birleşince, sanatçılar, hep bir ağızdan, bu yaşamı anlatan eserlerde, eşitlik-ateizm-geleceğe duyulan inanç ve özlemi büyük bir tutkuyla dile getiriyordu.

Aynı Türkiye'de olduğu gibi, bu yılların kültüründe ve siyasetinde dergiler büyük bir yer tutuyor, düşünce ve propaganda iç içe geçiyordu. Bu yılların en önemli dergisi La Gaceta Literaria'dır. Pek çok aydının katkısının bulunduğu bu dergi, anti-kapitalist bir dergi, tüm 27'liler kuşağının yanında yıllarca iyi beslenmiş ve büyütülmüş Portekiz düşmanlığına da karşı çıkacak ve pek çok Portekizli yazara da sayfalarında yer verecektir. Portekiz komünistlerinin ilk eğitimlerini aldığı ve daha sonra İspanya iç savaşında gerilla göndermesinin ilk nüveleri, bu dergide atılmıştı.

İspanya'da Primo de Rivera öncülüğünde kurulan faşist falanj örgütleri, kısa sürede, Almanya ve İtalya'nın açık desteği, İngiltere ve ABD'nin örtülü yardımlarıyla, iç savaşa girdiğinde, Yunanistan'la birlikte, 20. Yüzyılın Avrupa'daki son büyük ayaklanmaları, iç savaşa dönüştü. Her iki ülkede, kırk yıla yakın süren askeri-faşist diktatörlükler bile, bu ülkelerdeki komünist hareketi bitiremezken, anarşistler bir hareket olarak, tümden bitti. (...)

Şimdilik 27'li kuşağınının, sanat-toplum-sanatçı üçgeninde kendilerini nasıl konumlandırdıklarına ilişkin birkaç saptama yeterli olacaktır;

i) Ödünsüz bir enternasyonalizm ve milliyetçi düşmanlığı, yurtseverlik ve aydın sorumluluğunun imbiğinden geçerek kendini dışa vurdu.

ii) Sanatçıların eserindeki büyük coşku ve bunun getirdiği tutku, kendini sürekli bir arayış, yerel kültürün öğelerini kullanarak dile gitirdi.

iii) 20'lerin başlarındaki pena'lar, aynı yılların sonundan başlayarak insanların yayınladıkları dergilerin dışına taşarak, toplantı, miting, sendikalar ve eylemlerde, yine bu sanatçıların kendi ağızlarından İspanyol insanına ulaştı.

iv) Sanatçılar, bugün ve şimdiyle öylesine bütünleşmişlerdi ki, gerek eserlerinde, gerekse de her olaydan sonra tavır ortaya koyuyorlardı. Yeri geldiğinde sanatçı evinden çok uzaklarda, bir elde silah, öbür elde kalem, cephelerinde mücadele içinde eserlerini yarattılar.

AYÇA TELIRMAK

 

Kadınların, bir başına kadınların, yoksun bırakılmışların, içine yanmışların, kabuğuna mahkûmların hikâyelerini anlatmaya yola çıkmıştık Ayça’yla. Cümlelerimiz billurlaştıkça, cesaret bulduk, o küskün, terk edilmiş, kovulmuş dokularımızdan, söz çıkarttık, şiir çıkarttık… Hayatın tüm ıskalarına yeniden nişan alır gibi… Sanki sil baştan başlar gibi…
 
Oyuncunun hayat hikayesi sahnenin örsünde şekillenir. Övüncü bir avuç alkış, bir de başını yastığa koyduğunda gözlerine oturacak huzurlu bir uykudur. Ayça sonsuzluğa gitti. Apansız, yaka kavura…
 
Kulis aralarından, kumaş kıvrımlarından, sahne karanlıklarından süzülen anılarıyla baş başayız şimdi. Onun adına, onunla birlikte.
 
Huzurla uyu Ayça Telırmak.

 
 
Reklam
 
İSTANBUL EFENDİSİ
 
İSTANBUL EFENDİSİ
Musahipzade Celal' in ünlü klasiği İ.B.B. Şehir Tiyatroları sahnelerinde...



																	
TARLA KUŞUYDU JULİET
 
TARLA KUŞUYDU JULIET
Ephraim Kishon' dan Romeo ve Jüliet üzerine eğlenceli bir fantazi.




																	
DEFTER
 
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=