i
   
 
  ÇİNGENELERİN TARİHİ 2
56
hale geldiği açıktır. Bu gibi gelişmeler Türkiye’de ki örgütlenmenin bir noktada Avrupa’daki genel
eğilimle bütünleşmesi olasılığını canlı tutuyor.
Çeşitli ülkelerde yaşanan istisnalar ne olursa olsun, dünya genelinde çingene kökenli aydınlar arasında
gelişen hakim yaklaşım; açık bir milliyetçiliktir. Daha önce çingene olmayan aydınlar tarafından
başlatılan çingenelere ait bir “resmi tarih” ve bir “resmi dil” oluşturulması çalışmalarının giderek artan
bir tempoyla çingene aydınlar tarafından üstlenilmeye başlandığını görüyoruz. Bir bütün olarak bu
dönüşüm; nüve halinde bir milliyetçiliğin ortaya çıkışını müjdelemektedir. Kendisinden önceki
milletleşme süreçlerinden fazlasıyla etkilenen çingene milliyetçiliği onlarla benzer bir yol
izlemektedir. Bizce “yaratılmış” bir milliyetçilik bir millet yaratmak için mücadele vermektedir.
Tam bu noktada milliyetçilik teorilerine geri dönmemiz yararlı olacaktır. Çingeneler özelinde, bir
entelektüel irade bilinçli bir biçimde yeni bir “millet” yaratmaya çalışmaktadır. Bu mümkün müdür?
Millet bütünüyle yoktan var edilebilir mi? Millet kökü tarihin derinliklerine uzanan bir olgu mudur
yoksa modernist dönemde ortaya çıkmış yeni bir kavram mı?
Milliyetçilik ve millet kavramlarından hangisinin önce geldiği aslında milliyetçilik teorilerinin en
önemli tartışma konularından bir tanesini oluşturuyor. Bizim konumuz açısından da milliyetçi bir
ideoloji ve buna bağlı olarak ulusal devletin; gerçek anlamda bir milletin varlığına ihtiyaç duyup
duymadığı önemli bir soru. Bu sorunun etrafında dolaşırken aynı zamanda; çingeneleri merkezine
koyan bir ulus inşası projesinin başarı şansını da değerlendireceğiz.
2.1 Millet, Milliyetçilik
Milliyetçilik; tüm diğer ideolojiler gibi karşıtları ve taraftarları tarafından farklı değerlendirilmiştir.
Milliyetçiler; milletin bir gerçeklik olduğu noktasından hareket ederler. Milletin veya milletin özünü
içinde barındıran bir başka öznenin çok eski çağlardan beri var olduğuna inanırlar. Onlara göre
milliyetçilik; milletin aydınları aracılığıyla kendi varlığının farkına varmasıdır.

57
Milliyetçi olmayan sosyal bilimciler ise bu ilişkiyi tersinden kurarlar. Onlara göre tarihin belli bir
anında ortaya çıkan milliyetçi aydınlar; bu ideoloji ile besledikleri bir insan topluluğunu bir potada
eriterek millete dönüştürmüşlerdir. Millet; milliyetçiliği yaratan eski bir olgu değil; milliyetçiliğin
yarattığı tarihsel bir üründür.
Bu çalışma çerçevesinde tüm bu teorilerin ayrıntılı bir incelemesine girmeyeceğiz. Yine de birkaç belli
başlı örneği tartışmak kafa açıcı olacaktır. Milliyetçi teorisyenleri incelerken Türk Milliyetçilerine
öncelik veriyoruz. Türk Milliyetçiliği, hem az gelişmiş bir ülkede hem de kendine özgü bir zeminin
üzerinde ortaya çıkması itibariyle sıra dışı bir örnektir.
Türk milliyetçiliği’nin önde gelen teorisyenlerinden Yusuf Akçura için milletin tanımını yapmak
kadar millet olmanın işlevsel anlamı da çok önemlidir. Akçura Millet-Devlet ilişkisini hak temelli bir
yaklaşımla ele alır. “Bir millet meydana getirmiş insan toplulukları bağımsız devlet halinde
teşkilatlanarak yaşama hakkına sahiptir.”72 Demek ki millet olmak, her şeyden çok bağımsız siyasal
örgütlenme hakkını elde etmek anlamına gelmektedir. Peki bir insan topluluğunun devlet bünyesinde
örgütlenecek siyasal olgunluğa ulaştığı, bir millet haline geldiği nasıl anlaşılabilir? İşte bu sorunun
yanıtı Akçura’nın yaptığı millet tanımında gizlidir: “Millet, ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı
sosyal vicdanında birlik ve beraberlik meydana gelmiş insan topluluğudur.”73 Dil birliği ve ırk birliği;
bu ikisinin mantıki sonucu olarak tarih birliği; söz konusu insan topluluğunda millet halinde
örgütlenmeyi mümkün kılan bir birlik duygusu yaratmaktadır. Akçura; milliyetçi olmayan sosyal
bilimcilerden farklı olarak “sosyal vicdandaki” birlik duygusunu milliyetçi aydınların iradi çabaları ile
oluşturulan bir kurgu olarak ele almamaktadır. Ona göre bu doğal ve tarihsel şartların sonucu olarak
ortaya çıkmış bir gerçekliktir.
72 Akçura, Yusuf, TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ, Kaynak Yayınları, İstanbul 1998, sf 18
73 a.g.e sf 18

58
Millet ve milliyetçilik arasındaki ilişkiyi milliyetçi teorilerin genel yaklaşımı ile uyumlu bir biçimde
ele almakla beraber Akçura; millet ve millet düşüncesinin belli bir evrimi yaşadığını görmezden
gelmez. Ona göre Tanzimat döneminden önce “Osmanlı” terimi; millet olarak “Türk”ü ifade
etmekteydi.74 Ne var ki Tanzimatçılar imparatorluğu oluşturan farklı millet unsurlarını bir arada
tutmak amacıyla bu terime; daha kapsayıcı bir anlam yüklemişlerdir.75Tanzimat aydınlarının
terminolojisinde Türklük, Türk milleti kavramlarının net bir biçimde bulunamayacağını, ancak
bunların izlerinin mevcut olabileceğini ileri sürmektedir.
Özünde Akçura’nın düşüncesi; millet olgusunu ırk ve dil birliğine dayandırır. Bu birlik manevi bir
ortaklaşma yaratmakta bu da devlet halinde örgütlenmeyi mümkün kılabilmekteydi.
Milliyetçi olmayan sosyal bilimcilerin konuya yaklaşımı çok daha büyük bir çeşitlilik taşır. Gellner,
milliyetçi teorisyenlerin milliyetçiliği milletlerin kendi gerçekliklerinin farkına varması olarak ele
almasına karşı çıkar. Ona göre milliyetçilik, millet var olmadığı halde onu yaratır, icat eder.76
Milliyetçilik; “Bazen önceden var olan kültürleri alıp onları milletlere çevirir… Bazen de milletleri
icat eder ve genellikle önceden var olan kültürleri tamamen yok eder.”77
Hobsbawm paralel olarak “milletler milliyetçiliği yaratmaz milliyetçilik milletleri yaratır”
demektedir.78 Ne var ki o, Gellner’den farklı olarak milliyetçiliği yaratan iradenin sadece aydınlardan
kaynaklanmadığını; tabandan gelen bir talebin ve iradenin var olduğunu vurgular. Ona göre Gellner;
milliyetçiliği “tepeden” rolünü vurgularken bu noktayı atlamaktadır.
74 a.g.e sf 28
75 a.g.e sf 19
76 Gellner, Ernst, Thought and Change, sf 169, akt; Anderson, Benedict, HAYALİ CEMAATLER, Metis
Yayınları, İstanbul 1993, sf 20
77 Gellner, Ernst, Nations and Nationalizm, sf 48 akt; Hobswan, Eric, MİLLETLER VE MİLLİYETÇİLİK,
ayrıntı yayınları, İstanbul 2006, sf 25
78 a.g.e sf 24

59
Anderson milletin hayal edilmiş bir topluluk olduğunu söyler.79 Ne var ki onun yaklaşımında sadece
millet değil; “yüzyüze temasın olduğu ilkel köyler dışında bütün cemaatler” hayal edilmiştir.
İnsanlığın bugüne kadar üyeleri olarak varlığını sürdürdüğü tüm toplumsal yapılar tasarlanmıştır.80
Diğer cemaatlerden millete geçiş yeni şartların zorlaması sonucunda gerçekleşmiştir.
Milliyetçi olmayan milliyetçilik teorileri içerisinde Marksist yaklaşımın da hatırı sayılır bir yeri vardır.
Burada Stalin’in çokça yinelenen milliyetçilik tanımını alıntılamak faydalı olacak: “ Millet tarihsel
olarak evrilmiş istikrarlı bir dil, toprak, ekonomik yaşam ile kendini kültür ortaklığı ile dışavuran
psikolojik yapıdan oluşan bir topluluktur.”81 Marksist yaklaşım milleti; burjuvazinin ekonomik
ihtiyaçları ile çakışan bir sosyal ünite olarak görür. Feodal dönem çok sayıda küçük ekonomik birime
parçalanmış bir toplumsal yapıyı bünyesinde barındırıyordu. Bu yapı; burjuvazinin adım başı gümrük
duvarlarına takılmasına ve güç yitirmesine yol açıyordu. Millet ve milli devletin getirdiği
merkezileşme sermaye birikiminin önündeki bu engeli tasfiye ederken, milliyetçi ideoloji burjuvaziye
proletarya ile arasındaki “sınıf çelişmesini” gizlemesini sağlayacak bir araç vermekteydi. Burjuva ve
proleter; aynı milletin üyeleri olarak bir ülkü birliği içinde eriyebilirdi.
Milliyetçi olmayan teoriler modern anlamda milleti yeni bir olgu olarak değerlendirmekte; bu olgunun
yaratı yönüne vurgu yapmaktadırlar. Milliyetçi teoriler ise milleti çok daha köklü bir tarihsel özne
olarak değerlendirmektedir. Ne var ki milliyetçi teoriler milleti tümüyle statik bir olgu olarak
değerlendirmemektedirler. Tarihsel süreç içerisinde bir değişim geçirdiğini; ama aynı özü koruduğunu
vurgularlar. Milliyetçi olmayan teoriler de, milliyetçiliği milleti yaratırken tümüyle sıfırdan
başlamadığını daha önceden var olan bir zemin üzerinde hareket ettiğini vurgularlar.
Özelikle Stalin’in tanımında açıkça görülebileceği üzere; bu zemin hem milliyetçi hem de milliyetçi
olmayan milliyetçilik teorilerinde dil, kültür ve ekonomik yaşam ortaklığıdır. Bu ortaklık bağımsız bir
79 Anderson, Benedict, a.g.e, sf 20
80 a.g.e sf 21
81 Stalin, Joseph, Marxism and the National and Colonial Question, akt; Hobswan, Eric, MİLLETLER VE
MİLLİYETÇİLİK, ayrıntı yayınları, İstanbul 2006 sf 19

60
devlet halinde örgütlenmeyi mümkün kılan birlik duygusunu meydana getirmektedir. Milliyetçi
teoriler bu duygunun doğallığını ön plana çıkarırlarken, milliyetçi olmayan teoriler milli devlet eliyle
yaratıldığını vurgularlar.
Her halukarda tüm bu yaklaşımların ortaklaştığı temel bir nokta vardır. O da modern anlamda millet
ortaya çıkmadan önce onun nüvesini oluşturan bir başka sosyal olgunun varlığı. Ön-millet. Tartışma
ön-milletin tam olarak nasıl tanımlanabileceği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Milliyetçi teorisyenleri
milliyetçi olmayanlardan ayıran milliyetçilerin ön-milleti millete çok daha yakın bir olgu olarak
tanımlamalarıdır. Milliyetçi olmayan teorisyenler ise; ön-milleti millete dönüştüren entelektüel
iradenin gücüne vurgu yaparlar.
Ön millet; milletten farklı olarak hem dil hem de kültür anlamında tam anlamıyla bir homojenliği ifade
etmez. Ama ön milletin içerisindeki çeşitlilikler onun millete dönüşmesini engelleyecek kadar yoğun
değildir. Aynı şekilde ortaklıklar bir millete dönüşmeye imkan sağlayabilecek kadar fazladır.
Aydınların müdahalesiyle bu farklılıklar ya bütünün içinde eritilerek ya da ortadan kaldırılarak millet
bütünlüğün bir parçası haline getirilir. Böylelikle; aynı coğrafyada ulusal bir ekonomik alan
oluşturabilecek nitelikte homojenleşmiş insan toplulukları milli devlet altında örgütlenerek kendilerini
diğer topluluklardan ayırırlar.
Ön-millet kavramına ulaşmak bizim için kritik önemdedir. Çünkü, çingenelerle ilgili geliştirilen
milliyetçi yaklaşımlar; çingenelerin şu aşamada bir ön-millet teşkil ettiği varsayımı üzerinden hareket
etmektedir. Bu varsayımı çeşitli yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Çingeneler gerçekten bir önmillet
teşkil ediyorsa; çingeneler tarihsel koşulların elverdiği bir anda milliyetçi bir siyasallaşma
yaşayıp milli devlet çerçevesinde örgütlenebilirler.
Benim bu noktadaki yaklaşımım, çingenelerin bir ön-millet olmadığı, hali hazırda evrensel millet
olarak tanımlanabileceğidir. Buna bağlı olarak da siyasal örgütlenme biçiminin milli devlet değil
ondan çok daha üstün bir yapılanma olması gerektiğini düşünüyorum.

61
2.2 Çingeneler Bir Ön-Millet midir?
Ön-millet bir dizi ortaklıklar ve farklılıklara sahiptir. Ön-milletin mensupları yakın dil ailesinden gelen
ya da aynı dilin farklı lehçelerini konuşan topluluklardan oluşurlar. (Bu özelliğin dışında kalanlar
azınlık grupları teşkil ederler. Genellikle milletleşme sürecinde sorunlu öğeleri oluştururlar.) Sınırlı bir
coğrafyada bir arada yaşarlar. Toplumsal hafızada yer edecek ortak bir tarihsel yaşantıya sahip
olmuşlardır. Tüm bu ortaklıklar mevcut ya da yaratılabilecek bir birlik duygusunun en önemli
gerekçeleridir.
Buna karşılık ön-millet kendi içerisinde önemli farklılıkları barındırır; sınıfsal ayrımlar, dinsel ve
mezhepsel ayrımlar gibi. Milliyetçi ideoloji ve milliyetçi aydının belirleyici işlevi bu ayrımları ikinci
plana iterek, milli dayanışmayı bunların önüne geçirebilmek olmaktadır. Milli devlet bu temelde
kurulacaktır.
Çingeneler bir ön-millet midir? Çingeneler ön-milleti karakterize eden tüm koşullara aykırı özellikler
göstermektedir.
Çingeneler sınırlı bir coğrafyada yaşamamaktadırlar. Çingenelerin en yoğun yaşadığı coğrafya; Orta
Doğu, Orta Asya, Hindistan, Güneydoğu Asya, Balkanlar ve Avrupa’dır. Buna karşılık dünyanın diğer
bölgelerinde de çingeneler vardır. Bunların bir bölümü diğer bölgelerden göç etmiş göçmen
gruplarıdır. Bir bölümü ise bu bölgelerde yaşayan yerli çingenelerdir. Hiçbir ön-millet bu derece
dağınık bir yerleşime sahip olmamıştır. Çingeneler yaşadıkları bölgelerle ciddi bir bütünleşme
yaşamışlardır.
Çingeneler tek bir dil ailesinden gelen yakın dilleri konuşmamaktadırlar. Birincisi bulundukları her
yerde yaşadıkları ülkenin dilini konuşurlar. Bunun yanı sıra Romani, Abdoltili, Lugha, Rudari dili gibi

62
kendi iç iletişimlerinde bazı özel diller kullanırlar. Bu diller farklı dil ailelerine mensup gramer ve
sözlük olarak bağımsız dillerdir. Birbirlerine indirgenemezler.
Çingenelerin konuştuğu dillerin tamamı sözcük kökenleri itibarı ile inanılmaz bir zenginlik gösterir.
Çingeneler ortak ve tek bir tarihe sahip değillerdir. Bu noktada genelde bir göç öyküsüyle başlayan
milli tarih çingeneler için hayal bile edilemez.
Çingeneleri bir ön-millet kabul eden aydınlar bu sorunların farkındadırlar. Bu yüzden kendilerince
bazı alternatif yaklaşımlar geliştirmişlerdir. Öncelikle dilsel çeşitliliği aşmak için tüm çingene
gruplarından yalnızca Romani konuşanlar gerçek çingene olarak kabul edilirler. Diğer gruplar ya
çingenelerin etkisinde kalmış komşular, ya ana dillerini unutmuş çingeneler ya da sadece çingenelerle
benzer meslekleri yapan göçebeler sayılır. Bu grupların çingene olarak adlandırılmaları, çoğu zaman
çingene olduklarını söylemeleri, çingene oldukları için ayrımcılığa uğramaları bu aydınları
ilgilendirmez. Tarihsel çeşitliliği aşmak içinse benzer bir yol izlenir. Romaninin modern Hindu dili ile
olan benzerliği temel gerekçe olarak ortaya konularak; tüm çingeneler için Hindistan’dan başlayan bir
göç hikayesi kurgulanır. Böylelikle ortak bir tarih söylencesi de yaratılmış olur.
Ne var ki bu yapılan hayatın içindeki gerçekliği değiştirmez. Romani konuşmasalar da çingeneler
çingene olarak kalmaya devam ederler. Bu gerekçeyle ayrımcılığa uğrarlar.
Tam da bu noktada akla bir başka soru gelmektedir? Biz açıkça çingeneleri ön-millet olarak
görmediğimizi belirtiyoruz. En başından beri milliyetçilerin; milleti siyasal örgütlenme hakkına sahip
bir insan topluluğu olarak tanımladığını vurgulamıştık. Eğer çingeneler ön-millet değilse bundan
çingenelerin kendilerine ait bir siyasal örgütlenme hakkı olmadığı sonucu mu çıkar? Milletin sahip
olduğu haklara sahip olamayacaklarını mı düşünmeliyiz.

63
Çingeneler, millet değildir. Ama siyasal örgütlenme ve katılım hakkı söz konusu olduğunda milletten
daha ileri bir statüye sahip olabilirler. Çünkü çingeneler evrensel millettir.
2.3 Evrensel Millet: Çingeneler
Milletler; uluslar arası siyaset alanında ve kendi milli devletlerinin hükümdarlık alanında bazı haklara
sahiptir. Bu hükümdarlık hakları; diğer milli devletler tarafından kabul edilir. Milliyetçilik teorilerini
incelerken özellikle milliyetçi teorisyenlerin, milleti tanımlarken bu haklara özellikle vurgu yaptığını
vurgulamıştık. Akçura örneğinde, bu çok dolaysız bir biçimde yapılmaktaydı. Nitekim Akçura; milleti
bağımsız bir devlet olarak örgütlenme hakkına sahip insan topluluğu olarak tanımlıyordu.
Milli devlet, milletin siyasal örgütlenme biçimi olarak; millet olmanın doğal bir sonucu olarak kabul
edilmektedir. Ne var ki millet olmanın ön unsurları kabul edilen ortak bir dil ve kültüre sahip bir
topluluğunun milli devlet halinde örgütlenmesi birdenbire mümkün olmamaktadır. Dünyanın her
yerinde bu özelliklere sahip pek çok insan topluluğu milli devlet halinde örgütlenmek gerekçesiyle
mücadele vermektedir.
Ön-millet, kendi milli devletini kurabilmek için çok ciddi bir mücadelenin sınavından geçmek
zorundadır. Bu mücadele ön-milletin yaşadığı coğrafyada hükümdarlık haklarını kullanan bir başka
devlete karşı verilecektir. Ancak bu mücadelenin zaferle sonuçlanması ve ön-milletin kendisini millet
olarak kabul ettirmesinden sonra, milli devlet kurması mümkün olabilir. Demek ki milli devlet halinde
örgütlenme hakkı, ön-milletin ortaya çıkmasıyla otomatik olarak diğer devletler tarafından kabul
edilen bir hak değildir. Öncelikle ön-milletin büyük bir savaş vermesi gerekmektedir. Bu savaşın
başarı ile sonuçlanabilmesi pek çok şarta bağlıdır. Bunlardan en önemlisi ön-milletin, milliyetçi
aydınların etrafında oluşturduğu dayanışmanın gücüdür. Akçura’nın millet tanımında, dil ve kültür
ortaklığının mevcudiyetinin ortak vicdanda yarattığı birliği ön plana çıkarması bu noktada çok anlamlı
hale gelmektedir.

64
Milliyetçi düşünce, bir insan topluluğunun kendi bağımsız siyasal örgütlenmesini yaratabilmesine
imkan verecek iç dayanışmanın dil ve kültür birliğinden kaynaklanan bu vicdan birliğinin bir sonucu
olarak ortaya çıkabileceğini söylemektedir. Millet bu birlikten doğar. Milletin siyasal örgütlenme
biçimi ise milli devlettir.
Çingeneler, böylesi bir siyasal örgütlenmeye sahip olabilirler mi? Bunu mümkün kılabilecek iç
dayanışma çingenelerde mevcut mudur? Aslında bu soruyu yanıtlamak o kadar kolay değildir. Daha
önce belirttiğimiz gibi çingeneler ön-millet değildirler. Sınırlı bir coğrafyada tek bir dil konuşan, tek
bir tarihi geçmişe sahip bir insan topluluğu değillerdir. Çingene toplulukları birden fazla dil
konuşmaktadır. Çingeneler çok karmaşık bir tarihe sahiptirler. Yaşadıkları coğrafya ise o kadar
geniştir ki bu coğrafyada çingenelere ait bir milli devlet kurmak hayal bile edilemez.
Çingenelerin bir ön-millet olduğu fantezisine kapılanlar bu gerçeklerin farkındadır. O yüzden bütün
çingene toplulukları içinden romani konuşanları gerçek çingene kabul ederek diğerlerini ön-millet
fantezilerinin dışında tutmaktadırlar. Bu fantezi başarılı olup bir roman devleti kurulması için siyasi
iradenin yaratıldığını varsayalım bunun sonucu kesinlikle hüsran olacaktır. Çünkü ağırlıklı olarak
Romanların yaşadığı geniş Avrupa coğrafyasında bile bir milli devlet kurmak imkansızdır. Buna hiçbir
devlet izin vermeyecektir. Bu devletlerle gerçekleşecek her mücadele başarısızlığa uğrayacaktır.
Çünkü çingeneler yaşadıkları her ülkede azınlıktır.
Bu proje için geriye tek bir alternatif kalmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerinde çingeneler için bir
devlet kurmak. Yani İsrail Modeli! Bunun bedeli çok ağırdır. Birincisi milyonlarca çingene yerinden
yurdundan edilecek ve tanımadığı topraklara sürgün gidecektir. Bunun sonucunda ortaya çıkacak
durumun bugünden daha iyice olacağını düşünmek safdilliktir. Bir başka açıdan böylesine büyük bir
göçü finanse edebilecek bir Yahudi finans kapitaline çingeneler sahip değillerdir ve hiçbir zaman da
sahip olmayacaklardır.

65
Bu konuda bazı projeler çoktan ileri sürülmüştür bile. İşin ilginci bu “çingene devleti” projelerini
ortaya atanlar çingeneler değildir. Daha da garibi; bu işin öncülüğünü yapanlar Avrupa çingenelerini
soykırıma uğratan nazi partisinin üyeleri olmuştur. Ünlü SS lideri tarafından desteklenen bir projeye
göre çingene devleti; Macaristan ve Avusturya arasında bir bölgede kurulmalıdır. 82 Hiç şüphesiz bu
şahıslar; bağımsız çingene devleti projelerini çingenelerin mutluluğu için ortaya atmamışlardı.
Amaçları çingenelerden kurtulmaktı. Çingeneler için bir dünya değil çingenesiz bir dünya hayalini
kuruyorlardı.
Bütün bunlardan çingenelerin kendi siyasal örgütlenmelerine hiçbir zaman sahip olamayacakları,
kendi sorunları için politik aygıtlarla mücadele edemeyecekleri sonuçlarını mı çıkarmalıyız? Hayır. Bu
akıl yürütme sadece milli devlet projesinin mantıksızlığını ve çingenelerin bir ön millet olarak
görülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Ama çingenelerin kendi siyasal örgütlenmelerine sahip
olamayacakları fikri kesinlikle yanlıştır.
Çingeneler milliyetçi teorisyenlerin milletin oluşumu için şart gördükleri dayanışma duygusuna hiçbir
ön-milletin sahip olmadığı kadar sahiptirler. Dil, tarih ve kültür birliği olmaksızın bu dayanışma
çekirdek haliyle çingenelerde mevcuttur. Çingene mahallerine yakında baktığımızda bu birlik ve
dayanışma duygusunun ne kadar güçlü olduğunu görebiliriz. Bu söylediğimiz olgu belki de pek çok
çingeneye bile şaşırtıcı gelecektir. Gerçekten de mahallelerde farklı çingene grupları, hatta aynı
çingene grubundan aileler bile birbirleriyle sürekli kavga halinde gözükmektedir. Buna karşılık, söz
konusu olan mahallenin dışından gelen bir tehlike, çingene olmayanlardan kaynaklanan bir saldırı
durumu olduğunda tüm farklılıklar unutularak bir potada birleşmek mümkün olabilmektedir.
82 Marushiakova, E., Popov, V. “The Roma - a Nation without a State? Historical
Background and Contemporary Tendencies.” - In: Burszta, W., Kamusella, T.,
Wojciechowski, S. (Eds.) Nationalismus Across the Globe: An overview of the
nationalism of state-endowed and stateless nations, Poznan: School of Humanities
and Journalism, 2005,

66
Çingeneler arasındaki kendine özgü dayanışma ilişkisi hem göçebe hem de yerleşik çingeneler
arasında gözlemlenebilir. Birbirlerini tanımasalar bile çeşitli göçebe çingeneler karşılaştıklarında
birbirlerini kollarlar. Herhangi bir bölgeye yeni gelen bir çingene grubu öncelikle o bölgede
kendilerinden daha eski olan başka çingene grupları ile ilişki kurar. Böylelikle karşılarına çıkacak
olan engeller konusunda bilgi sahibi olur. Uzun bir süre yerel çingene grubuyla hareket eder, onların
rehberliğine güvenir. 83 İstanbul’da yerleşik çingenelerin yaşadığı Kuştepe Mahallesi’nde abdallar ve
romanlar seçim döneminde birlikte hareket eder, ortak oy kullanırlar. Dışardan kendilerine yönelecek
bir tehdit söz konusu olduğunda dış düşmana karşı kendi aralarındaki farklılıkları unutarak birleşirler.
84 İstanbul’un en eski çingene mahallelerinden olan Küçükbakkalköy’de görüştüğüm yaşlı bir çingene
kadın, kendisi roman olmasına rağmen eski komşuları olan abdalların mahalleden gitmesini acıyla
hatırlamaktadır. Mahallenin mazisinde bu iki grup hep bir bütün halinde hareket etmiş böylelikle
mahalle çingene olmayanlar için kolay kolay “zapt edilemeyen” bir çingene yerleşimine dönüşmüştü.
Uzun yıllar bu bölgede geniş çaplı bir yıkıma kimse cesaret edememiştir. Bu gibi örnekleri dünyanın
her yerindeki çingene mahallelerinden ve kamp alanlarından verebiliriz. Her halukar da çingenelerin
dayanışma ağları göz kamaştırıcıdır.
Farklı özel dilleri konuşan, farklı coğrafyalarda yaşanmış karmaşık bir tarihe sahip gruplar işte bu
noktada mahallelerde ve kamp alanlarında bir bütün olurlar. Yaşadıkları ülkede konuşulan ana dilleri
bilmenin getirdiği avantajla farklı dilleri kullanan çingene grupları birbirleriyle anlaşabilirler. Çingene
oldukları için, çingene olmayanlar tarafından dokunulmaz ilan edilerek dışlanmak; en büyük ortak
nokta olmakta çingenelerde büyük bir dayanışma duygusunu meydana getirmektedir. Görünürdeki
ayrımlar aslında tüm ön-milletlerde mevcut olan ayrımlardır. Kendi siyasal örgütlenmelerini
oluşturmadan önce tüm milletler kendi içlerinde ciddi ayrımlara sahiptiler. Bu ayrımlar ancak
aydınların oluşturduğu siyasal örgütlenmeler tarafından ve bir ölçüde ortadan kaldırılabildi. Milli
devlet olmaksızın ön-milletin farklı öğelerinin birleşebilmesi çok zordu.
83 Yoors, Jan, ÇİNGENELER OPRE ROMA, Çivi Yazıları, İstanbul, 2005, sf 165
84 Mahalle sakinleriyle yaptığım görüşmelerden.

67
Çingenelerin arasında mevcut olan ayrımlar herhangi bir ön-milletin içinde mevcut olanlardan çok
daha azdır. Dillerinin ortak olmasına rağmen hiçbir ön-millet çingenelerde mevcut olan birlik
duygusuna sahip olmamıştır. Bu yüzden gerçek bir milli birliğin oluşabilmesi için milliyetçi
teorisyenlerin yoğun bir çaba harcaması ve milli devletin milli eğitim çarkını işletmesi gerekmiştir.
Çingeneler millet değillerdir. Ama milletin, siyasal hakları kullanmasını sağlayan dayanışma
duygusuna, hiçbir ön-milletin sahip olmadığı kadar sahiptirler. Akçura’nın millet tanımını
hatırlayalım. Millet; dil ve kültür ortaklığından kaynaklanan bir dayanışma duygusunu ortak
vicdanında taşıyan insan topluluğudur. Bu tanımda sonuç olarak belirtilen dayanışma duygusu
çingeneler için çoktan beri ortaya çıkmıştır. Sebepler olarak ortaya konulan dil ve kültür birliği ise
çingene için söz konusu değildir. İşte bu noktada bizim çingeneleri tanımlarken kullandığımız evrensel
millet kavramı çok işlevsel olmaktadır. Milletleri millet yapan dayanışma duygusuna sahip olduğu için
çingeneler millettir. Ama bu dayanışma; tek dil ve tek tarihten kaynaklanmadığı; kendine özgü
dinamiklerle insanlığın sahip olduğu tüm zenginlikleri kendi bünyesinde birleştirdiği için sıradan bir
millet değil evrensel millettir.
Çingeneler birden çok dil konuşurlar. Çingenelerin tarihi dünyanın bir coğrafyasından başlayıp yayılan
bir göç güzergahını izlemez. Tarihin bilindik yöntemleri ile ortaya konulamayacak kadar eskiye
uzanır. Ancak antropolojinin araçları ile incelenebilir. En azından tüm Orta Doğu, Balkanlar,
Güneydoğu Asya, Hindistan ve Orta Asya coğrafyasında dağınık bir şekilde başlar ve devam eder.
Tüm bu coğrafyalarda çoban-tarımcı insan topluluklarının, toplayıcı ve avcı-toplayıcı kardeşlerinin
doğal yaşamlarını engelleyerek onları bir anlamda köleleştirmeleriyle başlar. Büyük Doğu
Devletlerinin bahçe tarımı ile uğraşan anaerkil toplulukları dünyanın dört bir yanına sürgün
etmeleriyle devam eder. İnsanın yaşadığı her coğrafyada yaşanmış çok merkezli bir tarih serüvenidir
çingenelerin hikayesi.

68
Bu sıra dışı tarihin ortaya çıkardığı sonuç; evrensel millettir. Çingeneler evrensel bir millet olarak; bu
kendine özgü tarihin, çingene olarak dışlanmanın bir sonucu olarak güçlü bir birlik duygusuna
sahiptirler. Bu birlik duygusu çingenelerin kendi sorunları için mücadele edebilecekleri bir siyasal
örgütlenmenin dayanağı olabilir. Ne var ki bu siyasal organizasyon biçimi milli devlet olamaz.
Evrensel milletin örgütlenme biçimi de evrensel olmalıdır. Hem çingeneler için hem de insanlık için.
2.4 Milli Devletin Alternatifi
Çingeneler çok geniş bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Yaşadıkları hiçbir yerde mutlak çoğunluğu
oluşturmazlar. Ama her yerde asla ihmal edilemeyecek kadar kalabalık bir toplulukturlar.
Çingeneler, özellikle de göçebe çingeneler iki dilli topluluk özelliği gösterirler. Çingenelerin kendi
aralarında kullandıkları Romani, Abdoltili, Lugha gibi diller ana dilleridir. Bunun yanı sıra içinde
yaşadıkları topluluğun dilini de konuşurlar. Her çingene grubu içinde yaşadığı topluluğun dilinden
etkilenmiş onun etkilerini kendi diline yansıtmıştır. Bu iki dilliliği besleyen en önemli etken
çingenelerin çingene olmayanlarla kurdukları zanaat ilişkisidir.
Kalaycılık, demircilik, elekçilik ve müzisyenlik gibi mesleklerde çingene olmayanlarla sürekli ilişkide
bulunan çingeneler, çingene olmayanların konuştukları dilleri en az onlar kadar iyi
kullanabilmektedirler. İçinde yaşadıkları ülkeleri sürekli gezmeleri sonucu coğrafi olarak da bu
bölgeleri çok yakından tanımışlar farklı kültürel özelliklerini öğrenmişlerdir.
Çingeneler yaşadıkları her toprağın kültürüyle güçlü bir bütünleşme ilişkisi içerisine girmişler, o
toprağın, o ülkenin ve o halkın bir parçası haline gelmişlerdir. Bu bütünleşme inkar edilemez.
Günümüzde hiçbir millet; çingenelerin kendi milli kültürüne yaptığı katkıyı inkar edemez.

69
Bu bütünleşme, çingene olmayanların çingenelere karşı insanlık dışı yaklaşımlarını değiştirmemiştir.
Çingeneler yine acımasız bir ayrımcılığa mahkum olmuşlar, çingene olmayanlar tarafından toplumun
kıyısında yaşamaya zorlanmışlardır.
Bugüne kadar çingenelere çok da fazla yarar getirmeyen bu bütünleşme bugün ciddi avantajlar
sağlayabilir. Evrensel millet olarak çingenelerin kendi siyasal örgütlenmelerinin ne olacağı sorusunun
yanıtını verirken bu bütünleşmeyi göz önünde bulundurmak zorundayız. Herhangi bir milli devletin
sınırları içerisinde yaşayan çingeneler ancak ve ancak o milli devletin kültürü ve tarihi ile beraber
değerlendirildiklerinde tam olarak anlaşılabilirler.
Yerellik ilkesi göz önüne getirilmeden, tüm dünya çingenelerini kapsayacak siyasallaşma reçeteleri
fiyasko ile sonuçlanır. Bir başka açıdan, sabit bir çingene kültürü tasarlayarak bu kültürü dünya
çingenelerine, onları birlikte yaşadıkları halkların kültüründen tamamen soyutlayacak bir şekilde
enjekte etmek mümkün değildir. Böyle bir şeye gerek de yoktur. Şu ana kadar çingene topluluğunun
çoğulcu yapısının bir zaaf değil güç olduğunu defalarca vurguladık.
Çingene topluluğunun doğal yapısında mevcut olan bu çoğulcu kültürel yapı, çingenelerin siyasal
örgütlenmesinde de varlığını göstermek zorundadır. Tüm çingeneleri birleştiren ortak hat belirlenirken
her bölgedeki çingenelerin farklılıklarına saygı gösterilmelidir. Çingenelerin içinde yaşadıkları milli
devletlerin halkları ile olan kültürel ortaklıkları onların bu milli devletlerde sosyal ve siyasal yaşamın
daha aktif bir parçası haline gelmesine yardımcı olabilir. Bu ise; çingenelerin en çok ihtiyaç
duydukları şeyi; politik deneyimi sağlayacaktır.
Doğu Avrupa’daki örnekler en azından biçimsel olarak önemlidir. Bulgaristan’da bir çingene partisi
kurulmuştur. Euroroma. Bu parti ülkedeki mevcut parlementer sistem içerisinde çingenelerin
sorunlarını dile getirmeye çalışmaktadır.85 Parti 1998 yılında kurulmuştur. Üyeleri arasında çingeneler
85 http://www.bbc.co.uk/turkish/pressreview/story/2005/06/050623_pressreview.shtml

70
kadar, partinin genel bakış açısını benimseyen çingene olmayan Bulgar vatandaşları da vardır. 86 Her
geçen gün ülke içerisindeki siyasette partinin daha aktif hale geldiğini görüyoruz.
Bir başka örnek Makedonya’da oldukça kökleşmiş olan Faik Abdi’nin Rom Partisi. Abdi 1991’den
beri parlementerlik görevini yürütüyor. Makedonya’da çingenelerin özellikle kitle iletişim araçlarını
kullanma konusunda oldukça başarılı olduklarını görüyoruz87
Elbette bu örneklerin çingenelerin haklarını savunma noktasında ne kadar başarılı oldukları
tartışmalıdır. Ama yaşadıkları milli devletlerin sınırları içerisinde çingenelerin neler yapabileceği
hakkında fikir verdikleri çok açık. Ne yazık ki çeşitli açılardan yetersizlikleri ve çingene toplumunun
desteğini yeterince alamamaları onların dünya çingeneleri için örnek oluşturmalarını engelliyor.
Çingeneler yaşadıkları ülkelerin parlamentolarında ve diğer temsil kurumlarında yer almalıdırlar.
Bunun için zorunlu olarak çingene partilerinin kurulması gerekmiyor. Bireysel düzeyde çeşitli
partilerin saflarında da çingenelerin temsili gerçekleştirilebilir.
Tek başına bu yeterli değildir şüphesiz. Yaşadıkları ülkelerin siyasal temsil kurullarında yer almaları
çingenelerin ihtiyaç duyduğu siyasal örgütlenmenin ortaya çıktığı anlamına gelmeyecektir. Asıl
belirleyici olan milli devletlerin sınırlarının ötesinde çingenelerin birbirleri ile deneyim aktarımı
yapabilmesi; ortak bir vizyon geliştirebilmesidir. Dünya çingenelerinin bu evrensel birliği, evrensel
millet olmanın doğal sonucu olarak öncelikli hedefleri olmalıdır. Peki böylesine geniş kapsamlı bir
ortaklık mümkün olabilir mi? Aynı milli devletin sınırları içerisindeki mahalleler arasında bile ortaklık
sağlanamazken, evrensel bir çingene dayanışması ütopya değil midir? Bu mümkündür. Bu ideali
gerçekçi hale getiren araçları ise günümüzün şartları ortaya çıkarmaktadır.
86 http://en.wikipedia.org/wiki/Euroroma
87 http://www.karacaahmet.org/arastirma.asp?id=273

71
Çingenelerin, siyasal örgütlenmesi sorunu 21. yy’ın sorunudur. 21.yy’ın insanlığa getirdiği yeni
teknolojik dönüşüm dalgası hiç şüphesiz bu süreci etkileyecektir. Etkileri henüz tam anlamıyla
anlaşılamasa da internet teknolojisi aslında başlı başına büyük bir devrimin müjdecisidir. Çünkü
internet insanlar arasındaki iletişimi, her türlü milli sınırın ötesinde evrenselleştirmiştir. Ucuz ve
ulaşımı kolay internet teknolojileri bu entegrasyonu sıradan insanın gündemine sokmuştur.
Günümüzde çingene mahallelerinde yaşayan genç kardeşlerimiz şehir merkezlerinde kurulan, “köhne”
internet kafeler sayesinde bu teknolojiden istifade edebilmektedir.
İnternet ve yeni iletişim teknolojilerinin, sosyal alanda yaratacağı etkiyi matbaanın etkisine
benzetiyorum. Matbaa yayın faaliyetini yaygınlaştırarak, ulusal dillerin Latince karşısında yükselişini
meydana getirmişti. Bu durumun sonucunda ön-milletlerin milletlere dönüşümü büyük bir ivme
kazanmıştır. İnternetin etkisi de evrensel millet, yani çingeneler için benzer olacaktır. Öncelikle
çingene aydınları ve giderek de halkı içine alan bir iletişim dalgasının çingeneleri saracağını düşünmek
de haklıyız. Şu anda lokal düzeyde faaliyet gösteren çingene örgütlenmeleri giderek bu teknolojilerin
meydana getireceği enerji ile milletlerarası bir hale gelecek. Merkezileşme çingeneler için mücadele
eden kuruluşların gücünü arttıracaktır. Burada kast ettiğimiz şu veya bu ülkede akademisyenlerin
yönlendirdiği birkaç uluslar arası sempozyumun düzenlenmesi değil. Gerçek anlamda bir taban dalgası
ile yaygınlaşan güçlü bir çingene örgütlenmesinden bahsediyorum.
Peki tüm bunlardan çıkarmamız gereken sonuç ne? Çingeneler, hiçbir kimsenin kolay kolay
ayıramayacağı kadar milli devletleri oluşturan halkların kültürleriyle bütünleşmişlerdir. Dil ve kültür
düzleminde çingeneler bu avantajı değerlendirebilirler. Yeterince güçlü olduklarında; çingeneler
içinde yaşadıkları milli devletin siyasal yaşamının bir parçası olabilirler. Siyasal yaşama katılım biçimi
tamamıyla her ülkenin kendi koşullarına göre değişebilir. Sonuç olarak ayrımcılık yerel düzeyde
meydana gelmektedir, ayrımcılığa karşı mücadele de öncelikle olarak yerel kurumlarda verilmelidir.

72
Bir başka açıdan ise milli devletlerin bünyesinde çalışmalarını yürüten çingene kuruluşları aynı anda
birbirleriyle entegre olabilirler. Yeni teknolojiler bunu fazlasıyla mümkün kılacaktır. Lokal
kuruluşların ihtiyaç duyduğu her türlü donanım milletler üstü kuruluşun desteğiyle sağlanabilecektir.
Evrensel millet kendine özgü bir siyasal örgütlenme aracına sahip olacaktır. Milletler üstü bir sivil
toplum örgütü ve buna bağlı çok sayıda yerel kuruluş. Milli devletlerle iç içe, onların siyasal
yaşamının bir parçası olarak çingenelerin sorunlarını milli ve milletler arası düzeyde gündeme
getirecek bir kuruluş. Kendi içerisinde güçlü bir demokrasi geleneğini inşa etmeyi başarabilmiş,
evrensel millete yakışan tutarlı bir örgütlenme.
Bu kuruluşun ortaya çıkışı eşyanın tabiatı gereği milli devletin ortaya çıkışından farklı olmalıdır. Önmilletlerin
milletlere dönüşümünde temel şart olan, dilin standardize edilmesi ve tek bir resmi tarih
öğretisinin kurgulanması evrensel millet için fuzuli bir çabadır. Evrensel millet çingenelerin kendi
aralarında kullandığı tüm dilleri korumalı, bunların her birinin gelişmesi ve yazı dili haline gelmesi
için çaba göstermelidir. Ayrıca çingeneler bulundukları milli devletlerde çoğunluğun kullandığı dili
kullanma konusunda da kendilerini geliştirmeli, çingene yazarlar bu dilleri kullanarak çeşitli eserler
meydana getirmelidir.
Bugünden bakıldığında; bu vizyon oldukça cesur geliyor insana. Ne var ki söz konusu olan tarihsel
özne evrensel millet, ancak bu tarz bir siyasal aygıtla kendi varlığını ortaya koyabilir.
Çingeneler için tek bir tarih öğretisi oluşturulması çabası aynı şekilde yanlıştır. Bunun yerine nerede
olursa olsun, çoban-tarımcıların toplayıcıları köleleştirdikleri veya bahçe tarımı yapan toplulukları
sürgünlerle yerinden ettikleri tüm tarihsel olaylar; çingenelerin tarihinin bir parçası olarak ele alınmalı;
evrensel bir tarih öğretisi hazırlanmalıdır.
Çingenelerin tarihi insanlığın tarihinin bir parçasıdır. Ondan ayrı düşünülemez.

73
İKİNCİ BÖLÜM
3. Yeni Bir Tarih Yaklaşımı
Tarihçinin en büyük problemi yazılı kaynaklara dayanma zorunluluğudur. Bir mektup, bir ferman, bir
antlaşma metni, bir elyazması; çeşitli tarih olayları için belge niteliği taşıyabilir. Ne yazık ki geçmiş
tarih çağları boyunca yazı büyük ölçüde devletlerin ve avantajlı toplumsal grupların tekelindeydi.
Okuma yazmanın yaygınlaşması tüm insanlık tarihi düşünüldüğünde oldukça yeni bir olgudur.
Yazı bu grupların tekelinde olunca; tarih ister istemez onların tarihi olmuştur. Onların savaşları,
onların barışları, onların acıları, onların zaferleri ve yenilgileri… Bu grupların dışında kalan zayıf
toplumsal grupların tarihi ise; ancak diğerlerinin gözünden öğrenilebilmiştir. Hele devleti olmayan
insan grupları bütünüyle tarihin kıyısında kalmışlar, tarih kitaplarına ancak belli belirsiz bir iz
bırakabilmişlerdir.
Çingeneler için de bu durum farksızdır. Yazılı tarih onları çok az hatırlar. Bir şekilde çingenelerden
bahseden yazılı materyaller çok az ve genellikle dolaylıdır. Çingenelerin sözlü kültürü ise güçlü bir
tarih hafızasına sahip değildir. Çoğu çingene kendi ailesinin geçmişi hakkında bile fazla bilgi sahibi
değildir. Tarih; günlük hayatta bir fayda sağlamadığından, açlıkla boğuşan bir çingene için hiçbir şey
ifade etmez.
Günümüzde bazı değişiklikler vardır. Çeşitli entelektüeller ve çingene aydınları çingenelerin tarihini
önemsemektedirler. Ne yazık ki “roman” hareketini etkileyen milliyetçi dalga çingene tarihçiliğini de
etkilemiştir. Çingene tarihçileri; millet inşasında işlevsel olabilecek resmi çingene tarihinin peşinde
koşmaktadırlar.
Bütün resmi tarihler bir göç öyküsüyle başlar. Mutlaka bir yerlerden gelmiş olmalıdır bu insan
topluluğu. Böylece şimdi geçmişin ufkunda kaybolmuş olan ortak ataların şahsında millet birliği

74
kurulacak; yeni kuşaklar geçmişlerine gururla bakacaklardır. Bu öykü mutlaka kahramanlık ve zafer
hikayeleri ile dolu olmalıdır. Aksi halde yeterince etkili olamaz.
Çingeneler için de bir göç öyküsü yaratılmıştır bugün. İnsanlığın bütün zenginliğini içinde barındıran
koca çingene topluluğu; kırmızı kalemlerle çizilmiş bir göç haritasına sığdırılmıştır.
Bunlar bir yana çingenelerin tarihi; resmi tarih mantığıyla şartlanmış zihinlerin anlayamayacağı kadar
zengindir. Milletlerin tarihi hep bir ülkede başlar. Oysa evrensel millet olan çingenelerin tarihi
insanlığın yaşadığı her yerde farklı zamanlarda başlamış ve devam etmiştir. Bu tarihin miladı;
çobanların toplayıcıları açlığın sınırında bir yaşama; gezici zanaatkarlığa mahkum etmesidir.
Milletlerin tarihi savaşlarla, başka halklar üzerinde kurulan egemenlik ve tahakkümle yazılır.
Çingenelerin tarihinde ise bunun izine bile rastlanmaz. Çingenelerin tarihi emek tarihidir. Kalaycılar,
elekçiler, tenekeciler, müzisyenler, sepetçiler, hurdacılar, altın yıkayıcıları, çiçekçiler, kalburcular,
nalbantlar, demirciler, hayvan oynatıcılar olarak; günlük yaşamı kolaylaştıran her türlü zanaatı
insanların hizmetine sunmuştur çingeneler. 88
Çingenelerin tarihi aynı zamanda büyük acıların tarihidir. Bitmek bilmeyen sürgünlerin, soykırımların,
insanlığa yakışmayan bir ayrımcılığın tarihidir. Bu tarihte büyük kahramanlık hikayeleri yoktur. Hele
hele büyük orduların karşısında kazanılmış savaşların tarihi hiç yoktur. Ama insanda saygı uyandıran
büyük bir sabrın; yaşama bağlılığın öyküsü vardır.
Bizim çingenelerin tarihinden anladığımız tam da budur. İnsanoğlunun öz kardeşine layık gördüğü
haksızlıkların belki de en eski olanının tarihini elbette geleneksel tarihçiliğin araçları ile irdelemek
mümkün değildir. Bu çalışmada; arkeoloji ve antropolojinin hemen herkesçe bilinen verilerinden
yararlanarak, bir anlamda tarih öncesinin tarihini yazmaya çalıştık.
88 Kolukırık, Suat, ÇALIŞMA YAŞAMINDA ÇİNGENELER; ÇİNGENE İŞ VE MESLEKLERİ, Edirne
Roman Sempozyumu-Tebliğ, sf 1

75
İnsanoğlunun çingeneler ve çingene olmayanlar diye ayrılması o kadar eski bir zaman aralığında
gerçekleşmiştir ki; bu dönemin değerlendirilmesi ancak bu bilimsel disiplinlerle birlikte çalışarak
mümkün olabilir.
3.1 Onlar Ne Diyor?
Çingenelerin kökenleri konusunda çingene olmayanların kafası her zaman karışık olmuştur. Önceleri
çingenelerin Zeugitana diye anılan bir Afrika eyaletinden geldikleri söylenir. Başkaları Kafir Julian’ın
Mezopotamya’daki Singara kentinden sürdüğü kaçaklar olduklarını ileri sürer. Bazıları ise onların
Kafkas dağlarından gelen Zoçoriler olduklarını düşünmüşlerdir. Bazı teorilere göre Moritanyalı
Çu’ların torunları oldukları akla yatkın gelmektedir. Büyük Charles’ın yenilgiye uğrattığı Avarlar ve
Peçeneklerin soyundan geldikleri bile ileri sürülebilmiştir.89 Türkiye’de günlük yaşamda birlikte
olduğum pek çok çingene olmayan insandan ilginç iddialar duydum. En sık tekrarlananı çingenelerin
İspanya ya da Mısır kökenli olduklarıydı. Bunların hiçbir temellendirmeye ihtiyaç duyulmadan büyük
kesinlikle ileri sürülmesi de ayrıca ilginçtir. Bu şaşırtıcı iddiaları ortaya atanların bir bölümü çeşitli
sivil kuruluşlarda çalışan aydınlardı.
Çingene olmayanlar için; çingeneleri açıklamanın en kolay yolu onların bir yerden gelmiş yabancılar
olduklarını düşünmektir. Çingenelerin içinde yaşadığı zor durumun çingene olmayanların
ayrımcılığından kaynaklandığını düşünmek rahatsız edici bir fikirdir. Bunun yerine onları yabancı bir
ülkeden gelen garip insanlar olarak hayal etmek vicdanları rahatlatmaktadır. Yaşanılan bütün acıların
gerekçesi hazırdır. Çingeneler yabancıdır. Buralı değildir. İçinde bulundukları trajik yaşam onların
tercihidir. Bu onların kültürüdür.
Tüm bu “tek merkezli göç” teorilerinin en yenisi çingenelerin; tüm dünyaya Hindistan’dan yayıldığını
iddia eden teoridir. Bu teorinin temel dayanağı en başından beri dilbilim olmuştur. Günümüzde Balkan
89 Fonseca, İsabel, BENİ AYAKTA GÖMÜN, Ayrıntı, İstanbul 2002 sf 102

76
ve Anadolu çingenelerinin bir bölümünün konuştuğu Romanes dili ile Hindu dili arasında bazı
yakınlıklar tespit edilmiştir. Bu benzerliklere dayanarak çingenelerin dünyaya yayılmaya başladıkları
ülkenin Hindistan olduğu ileri sürülmektedir. Bu benzerlikler üzerinde duran dilbilimciler çingenelerin
en erken 9. yy civarında Hindistan’dan göç etmiş olması gerektiğini ileri sürerler.
Bu görüşü savunanlar kendi içinde çeşitli gruplara ayrılmaktadırlar. Erken dönem göç teorisini
savunanlar ve geç dönem göç teorisini savunanlar. Göç 7.yy veya daha erken bir dönemde başladığını
savunanlarla, daha geç tarihlerde başladığını savunanlar arasındaki bu tartışma halen devam
etmektedir. Romanes dilindeki farklı dillerden gelen kelimelerin yoğunluğuna bakarak bu gruplar
kendi görüşlerini kanıtlamaya çalışırlar. Örneğin Farsça’nın yoğun bir şekilde Romanes’i etkilemesi
buna karşılık Arapça sözcüklerin bu dilde oldukça az olması dikkat çekmektedir. Oysaki günümüzde
Farsça’da çok sayıda Arapça sözcük bulunuyor. Tarihçiler buradan yola çıkarak çingeneler Farsça
konuşulan topraklara girdiklerinde Farsça’nın Arap etkisine girmediği sonucuna varırlar. Bu da aşağı
yukarı 7. yy’a denk gelmektedir. 90 Bu ve benzeri akıl yürütmelerle yapılan çalışmalarda göç
tarihlendirilmeye çalışılır. Geç dönem göç teorisini savunanlarda buna karşılık benzer yöntemlerle
farklı tezler öne sürerek kendi görüşlerini kanıtlamaya çalışırlar. 91
Yeni yaklaşımlar ise geç dönem göç teorisini biraz daha geliştirmeye çalışır. Bu teoriye tarihi verilerle
açıklık getirir. Buna göre 11. yy’da Gazneli Mahmut Hindistan’ı işgal ettiğinde; büyük bir yer
değiştirme dalgası yaşayan Ksathriya askeri kastının üyeleri günümüz çingenelerinin atalarıdır. Bu
teorinin de yegane delili Romani ile Hindu arasında kurulan yukarıda andığımız türden dilbilimsel
benzerliklerdir.92
Başlangıçta tek merkezli göç teorisini savunanlar; günümüz çingeneleri ile ataları olduklarını
varsaydıkları gruplar arasında dilbilimsel olduğu kadar sosyolojik benzerlikler de olması gerektiğini
düşündüler. Günümüzde halen Hindistan’da varlığını sürdüren kast dışı dom gruplarının çingenelerin
90 Fraser, Angus, AVRUPA HALKLARI ÇİNGENELER, Homer Kitabevi, İstanbul 2005 sf 42.
91 Hancock, Ian, THE EMERGENCE OF ROMANİ AS KOİNE OUTSİDE OF İNDİA, http://www.radoc.net/
92 Hancock, Ian, ON ROMANİ ORİGİNS AND IDENTITY, http://www.radoc.net/

77
ataları olduklarını, farklı gruplardan domların batıya doğru göç sırasında karışarak günümüz
çingenelerinin atalarını meydana getirdiğini ileri sürdüler.93
Bu teoriler, temel dayanakları olan dilbilimsel benzerlikler açısında çok sağlam değildiler. Hindistan
çingeneleri olan, domlar ve diğer gruplar Romani’den oldukça farklı diller konuşmaktadırlar. Ama
dilbilimsel kanıtlar bir tarafa konulup; sosyolojik ortaklıklara bakılırsa bire bir örtüşen iki ayrı grupla
karşı karşıya olduğumuz açıktır.
Teorideki bu zaafları yakalayan tek merkezli göç teorisinin yeni savunucuları çok farklı noktalara
yöneldiler. Artık sosyolojik ortaklıklarla kimse ilgilenmemektedir. Hem daha tutarlı olabilmek için
hem de çingenelerin atalarının düşük kast üyeleri olması fikrini rahatsız edici bulduklarından olsa
gerek bazı araştırmacılar domlarla kurulan bağlantılara artık sıcak bakmamaktadır.94 Son dönemde
popülerleşen yeni yaklaşım, konuştukları dilin romani ile bağlantısı daha açık olan üst kast üyelerini,
çingenelerin ataları olarak görmektir.
Bu yaklaşımlar öyle uç bir noktaya gelmişlerdir ki, dilbilim analizi üzerinden çingenelerin doğrudan
doğruya Hindistan’ın bir şehrinden dünyaya yayıldığını iddia edebilmektedirler. Gazneli Mahmut’un
ilk seferleri sırasında köle olarak satılan Kannauc halkı çingenelerin atasıdır. Bu halkın içerisinde üst
kast üyesi soylular ve kast dışı dokunulmazlar bile vardır. Her meslekten şehir halkı kaynaşarak
günümüz çingenelerinin atası olmuşlardır.95 Bu teorinin mucidi, çingenelerle Hindistan’daki diğer
göçebe halklar arasında hiçbir bağ olmadığını ileri sürmektedir. Bu tarz bir bağlantı aramak bize göre
gülünçtür.
Tek merkezli göç teorisi vardığı noktada; çingenelerin ya üst kast üyesi grupların ya da aralarında üst
kastların da bulunduğu bir karma topluluğun üyeleri olduğunu iddia etmektedir.
93 Kenrick, Donald, a.g.e, sf 20
94 a.g.e sf 20
95 Courthiade, Marcel, Ganj Kıyısındaki Kannauc Kenti, Çingene Halkının Anayurdu, GANJ’DAN THAMES’A
ÇİNGENELER, der, Kenrick, Donald, sf 122

78
3.2 Geleneksel Yorumların Yanlışları
Tüm bu teorilerin ortak noktası dili temel birleştirici unsur olarak ele almalarıdır. Sanki dünyadaki tüm
çingeneler bir tek dil konuşuyorlarmış gibi; o dilin kökenini bulduklarında çingenelerin kökenini de
bulmuş olacaklarını düşünmektedirler. Bu teoriler politik olarak son derece zararlıdır ve sonuçları
itibariyle çingenelere zarar vermektedir, daha da verecektir. Ayrıca hiçbir şekilde gerçeklere
dayanmamaktadırlar.
Dünya çingenelerinin bir bölümünün konuştuğu Romani dilinin Hindu dili ile önemli benzerlikler
taşıdığı doğrudur. Nitekim Romanes konuşan çingeneler Hindu dilini konuşanlarla belli düzeylerde
anlaşabilmektedir. Ne var ki Romanes bilmek, ya da ait olduğu çingene grubunun tarihinin bir
döneminde Romanes konuşup daha sonra unutmuş olması çingene olmanın tek şartı mıdır? Tarihi
boyunca hiç Romanes konuşmamış pek çok çingene grubunu, romanes konuşmadıkları için gerçek
çingene kabul etmemek doğru mudur?
Öncelikle çingenelerin arasında bir millet olmanın ön şartını meydana getiren o büyük dayanışmayı
yaratan şey nedir? Dil mi? O zaman farklı dilleri konuşan çingenelerin dayanışmasını nasıl
açıklayabiliriz. Pek çok yerleşik çingene mahallesinde çingeneler kökenlerini ve dillerini
unutmuşlardır.96 Bunlar artık tamamıyla birbirleriyle iç içe geçmiştir. Ortada çoğunluğun dilinden ayrı
bir dil yoktur. Ama çok güçlü bir dayanışma vardır. Bu dayanışma yer yer mahalleler arası bir düzeye
ulaşır. Evrensel millet, hiçbir ön-milletin sahip olmadığı kadar güçlü bir iç dayanışmayı bünyesinde
taşır.
Bu dayanışmanın tek bir gerekçesi vardır. Çoğunluk tarafından dokunulmaz ilan edilmiş olmak.
Büyük bir ayrımcılığa maruz kalmak. Çingene diye adlandırıldığı için toplumun kenarına itilmek. Tüm
96 İstanbul’un en eski çingene mahallesi Sulukule bu noktada ideal bir örnek oluşturuyor.

79
bu ayrımcılığı, atalardan miras almak torunlara devredeceğini düşünmek. Bu haksızlığı yaşayan bir
insan kendisiyle aynı koşulları yaşayan kişiyi diline ya da ten rengine bakmaksızın bağrına basar.
Çingene olmayanlar, insanları çingene diye adlandırırken onların konuştukları dile bakmazlar. Çoğu
çingene olmayan insan, çingenelerin bir dili olduğunu bilmemektedir. Yani ayrımcılığa uğramanın
esas gerekçesi dil değildir. Esas gerekçe çingene olmaktır. Bu ise binlerce yıllık bir mirastır. Çoban
savaşçıların karşısında yenilen atalarının çingenelere bıraktığı bir miras. Gerekçe yoksulluk, gerekçe
anaerkil gelenekleri hala bünyesinde barındırıyor olmaktır. Bir kez çingene diye adlandırıldıktan sonra
yoksulluk süreklileşmektedir
Çingene olmak, evrensel milletin mensubu olmak; aynı dili konuşmaktan çok daha fazlasıdır.
Farklı dilleri konuştuğu için çingene gruplarından bir kısmını gerçek çingene olarak kabul etmemek
sonuç itibarı ile çingeneleri bölmek demektir. Çingeneler farklı dilleri konuşsalar da mahallede
birliktedirler. Ayrımcılığın karşısında birlikte durmaktadırlar. Çingene olmayanlar tarafından çingene
olarak adlandırılarak çeşitli haksız uygulamalara maruz bırakılmaktadırlar.
Çingeneleri bölen bu teorilere verilecek en güzel karşılığın romani konuşan ve konuşmayan tüm
çingene gruplarını birlikte değerlendirerek; gerçek ortaklıkları ortaya koymak olacağını düşünüyorum.
Bundan sonra sıralayacağımız örnekler farklı dilleri konuşan çingenelerin günlük yaşamda hiçbir
teorisyenin bölemeyeceği kadar kaynaşmış olduklarını ortaya koymaktadır.
3.2.1 Birlikte Yaşam
Romanes konuşan çok sayıda çingene grubu vardır. Özellikle Avrupa coğrafyasında bu grubun ihmal
edilemeyecek kadar kalabalık olduğunu söylemeliyiz. Buna karşılık Avrupa’da, Anadolu’da, Arap
Yarımadası’nda, Hindistan ve Sri Lanka’da hiçbir şekilde Romanes veya onunla ilişkili bir dili
konuşmayan pek çok başka grup vardır.

80
Söz konusu farklı gruplar şaşırtıcı bir şekilde birlikte yaşamaktadırlar. Çingene olmayanlarla
çingeneler arasında her zaman bir mesafe vardır. Çingene olmayanlar çingeneleri ellerinden geldiğince
kendilerinden uzakta tutmaya çalışırlar. Oysa romanes konuşan ve konuşmayan çingene grupları
arasında hiçbir şekilde böylesine aşılmaz bir mesafe yoktur.
3.2.1.1 Abdallar ve Romanlar
Anadolu coğrafyasında yaşayan en önemli çingene gruplarından biri Abdallardır. Abdalların
Anadolu’da yaşamakta oldukları belli başlı bölgeler Bolu, Eskişehir, Denizli, Ankara, Konya, Antalya,
Adana, Gaziantep, Nevşehir, Kayseri, Sivas, Tokat, Yozgat, Sinop, Çorum illeridir.97Ayrıca
Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Suriye’de de abdallar yaşamaktadır.98 Orta Asya’nın çeşitli
bölgelerinde abdal grupları varlıklarını sürdürmektedir. Bu bölgelerde yaşayan halk abdallara çingene
demektedir. Abdallar, Çingene oldukları için dışlanan bir toplulukturlar.
Abdallar kendi aralarında özel bir dil kullanmaktadırlar. Bu dildeki 86 sözcüğün çoğu İran kökenli, az
bir kısmı Latin kökenli, az bir kısmı ise bilinmeyen bir kaynağa aittir. Doğu Türkistan’a kadar olan
bölgedeki abdal gruplarından bazılarının bu sözcükleri kullandıkları görülür. Gramer yapısı itibariyle
güney Türkçesi’ne benzer. 99 Bu dil kesin olarak Romanes değildir.
Geçmişte büyük bölümü göçebe olan abdallar artık önemli oranda yerleşik yaşama geçmiştir. Belli
başlı geleneksel meslekleri ozanlık, müzisyenlik, kalaycılık, sepetçilik, elekçilik, sünnetçilik,100
bohçacılık101 köçeklik, dilencilik, üfürükçülüktür.102 Göçebe olanlar çingene olmayan göçebelerle ve
yerleşik köylülerle ticari ilişki içerisinde bulunurlar.103
97 Andrews, Peter, a.g.e sf 94
98 Kaptan, Şükrü Tekir, ÇİVRİL VE YÖRESİNDE YÖRÜK KÜLTÜRÜ,
http://www.civril.gov.tr/bildiriler/soy/yoruk.htm
99 Andrews, Peter, a.g.e sf 95
100 Andrews, Peter, a.g.e sf 95-96
101 Aksüt, Ali, Abdallarla İlgili Notlar, FOLKLOR VE EDEBİYAT, Sayı 29 2002, sf 11

81
Görüldüğü üzere Romanlarla Abdallar özellikle hayatlarını sürdürmek için yaptıkları meslekler
açısından benzeşmektedirler. Aralarında belki de ortak olmayan yegane nokta kendi aralarında
kullandıkları dildir. Romanlar Hint-Avrupa kökenli; Hindu gramerine dayanan Farsça, Ermenice,
Türkçe ve Avrupa dillerinden sözcüklerin karışık olarak kullanıldığı bir dil olan Romanes’i
kullanırken; Abdallar Ural-Altay kökenli; Türkçe gramere dayanan, Farsça, Romanes ve Kürtçe’den
gelen sözcüklerin karışık olarak kullanıldığı bir başka dili kullanmaktadır.
Dil farklılığı hiçbir şekilde bu iki topluluk arasında derin bir kopukluk yaratmamaktadır. İstanbul
örneğinde bile Romanlarla Abdalların birlikte yaşadığı pek çok yerleşim bölgesi bulunmaktadır.
Bunlardan en eskisi olarak Küçükbakkalköy örnek verilebilir. Bu bölgedeki eski çingene mahallesinde
Romanlar ve Abdallar en azından yarım yüzyıldır birlikte yaşamaktadırlar. Aralarında evlilikler
olmaktadır. Çingene olmayanlar için çingenelerle evlilik büyük bir tabuyken abdallar ve romanlar
birbirleriyle evlenebilmektedir. Bu durum çok yaygındır ve yeni sayılamayacak bir olgudur.104
Anadolu coğrafyasında, bu şekilde birbirleriyle ilişkili tek çingene grubu abdallar ve romanlar
değildir. Farklı dilleri konuşan, farklı fiziksel özelliklere sahip ama aynı meslekleri yapan, birbirleriyle
evlenen, aynı yaşam alanını paylaşan pek çok farklı çingene grubu vardır. Burada sadece isimlerini
saymakla yetineceğiz. Geygeller, Göçebe Poşalar (Lom), Yerleşik Sivas Poşaları, Konya Larende
Trampetçileri, davulcular, mandacılar ve daha pek çok farklı grup. Tüm bu gruplar için yukarıda
anlattıklarımız genel olarak doğrudur.
Günümüzde, Anadolu çingeneleri öylesine iç içe geçmişlerdir ki özellikle uzun zamandır yerleşik
yaşayan çingeneler için köken sorunu tarihte kalmıştır. Abdal, poşa, roman olmak hiçbir anlam ifade
102 Ülkütaşı, M, Şakir, ABDALLAR, http://www.alewiten.com/kimliklerabdallar.htm
103 Andrews, Peter, a.g.e sf 95-96
104 Bu bölgede yaptığımız araştırma ve gözlemlerin sonuçları bu yöndedir.

82
etmez. Kendi kişisel gözlemlerimden yola çıkarak bir örneği burada paylaşmam durumu çok net bir
biçimde ortaya koyacaktır.
200 yıla yakın bir süredir yerleşik çingenelerin yaşadığı bir çingene mahallesinde tanıştığım bir gencin
soy ağacı bizim konumuz açısından güzel bir örnek oluşturuyor. Bu gencin babası ve annesi aynı
yerleşim bölgesinde oturmaktadırlar. Onların da anne ve babaları aynı mahallede yaşamışlar. Gencin
annesinin babası Ege bölgesi’nden geliyor. Kökeni tespit edilemeyen bir çingene grubundan.
Annesinin annesi ise mahallede daha eski. Onun babası Konya Abdallarından. Annesi ise Çankırı
Poşalarından. (Leblebici çingene). Gencin babasının annesi yine mahallede çok eski. Onun annesi
Çankırı Poşalarından. Babası ise Tırnova Çingenelerinden geliyor (Bulgaristan’da bir Roman grubu).
Gencin babasının babası; o bölgeye yakın bir başka çingene mahallesinden. Annesi adana
abdallarından babası ise Selanik’li bir roman.
Bu gencin kendisini tanımlayabileceği sadece tek bir sözcük var. Çingene.
3.2.1.2 Yenische, Rudari ve Romanlar
Farklı çingene gruplarının bir arada yaşamaları ile ilgili Avrupa coğrafyasından da örnekler verebiliriz.
Yenische grubu bunlardan bir tanesidir. Bu grup Fransa ve Almanya’da yaşamaktadır.105 Genel olarak
sepetçilik, kalburculuk ve kalaycılık mesleklerini yapan; tipik bir göçebe çingene grubuna örnek
oluşturmaktadırlar. 106 Kullandıkları dil; Yiddish (eskenazi), Rotwelsh, Romani ve Almanca’nın bir
karışımından oluşmaktadır.107 Özellikle Fransa’da Romanes’in bir lehçesini konuşmakta olan Manuş
Romanları ile aralarında çok sık evlilikler olmakta ve aynı yaşam alanını paylaşmaktadırlar.108
105 Frazer, Angus, a.g.e sf 253
106 a.g.e sf 253
107 a.g.e sf 253
108 a.g.e sf 253

83
Rudari’ler Romanya109 ve Bulgaristan’da110 yaşayan büyük bir çingene grubudur. Tahta oymacılığı111
ve maden işlemek112 geleneksel mesleklerini oluşturmaktadır. Rumence’nin farklı sözcüklerle
değiştirilmiş bir lehçesini kullanmaktadırlar.
Bu gruplar dışında Avrupa’da yaşayan ve Romani’den farklı diller konuşan belli başlı çingene
gruplarının adını anmak yararlı olacaktır. İngiltere’de Romanların geldiği tarihlerin çok öncesinde bile
yaşayan Tinkerlar çok eski bir çingene topluluğudur. Kalaycılık, at ticareti ve işportacılık
yapmaktadırlar. Konuştukları dil; Keltçe eski tabirlere, İrlandaca hece sistemine, ve İngilizce gramere
dayanır. Bu dile Cant ya da Gammon denilir.113 Aynı şekilde Tattare (İsveç)114, Reiziger (
Hollanda)115, Comminanti ( Sicilya)116, Quinquis ( İspanya)117 gibi Romani dışındaki çingene dilerini
konuşan çok sayıda gruba Avrupa topraklarında rastlamamız mümkündür.
Bu gruplar, Avrupa’da yaşayan ve Romani konuşan çingenelerle evlilikler yapmış ve şu anda büyük
ölçüde birbirleriyle karışmışlardır.118
3.2.1.3 Orta Doğu Çingeneleri
Orta Doğu coğrafyası içerisinde çok sayıda çingene grubu varlığını sürdürmektedir. Bunların çok
küçük bir kısmı Romani ve daha geniş bir bölümü ise Romani’den izler taşıyan Hindu dilleriyle
bağlantılı diller konuşmaktadır. Bunların dışında hiçbir şekilde Hindu dilleriyle bağlantısı olmayan
dilleri konuşan çeşitli çingene gruplarına bu coğrafyanın her yanında rastlayabiliriz.
109 Fonseca, Isabel, a.g.e sf 200
110 Frazer, Angus, a.g.e sf 251
111 Fonseca, Isabel, a.g.e sf 200
112 Frazer, Angus, a.g.e sf 196
113 a.g.e sf 251
114 a.g.e sf 253
115 a.g.e sf 253
116 Kenrick, Donald, a.g.e, sf 57
117 Frazer, Angus, a.g.e sf 254
118 Kenrick, Donald, a.g.e sf 57

84
Orta Doğu ve Orta Asya’da varlığını tespit edebildiğimiz en eski çingene grubu Banu Sassan’lar
oldukça önemli bir örnek niteliği taşımaktadırlar. Bu çingene grubunun kendine ait bir dili vardır:
Lugha. Lugha Arapça gramere ve karışık bir sözlük yapısına sahiptir.119 Bu dile ait sözcükler
günümüzde Orta Doğu’daki çingene gruplarının dillerinde varlıklarını devam ettirmektedir. Bizim
konumuz açısından bu grubu ilgi çekici kılan; sahip oldukları dile ait sözcüklerin Orta Doğu’daki
Romani ve Hint kökenli diğer dilleri konuşan çingene gruplarının dillerini etkilemiş olmasıdır.120
Çingene olmayanlara karşı gizli tutulan bu dillerden sözcük paylaşımının gerçekleşebilmiş olması
ancak bu gruplar arasında evlilik ve benzeri yakın ilişkiler kurulması yoluyla mümkün olabilir.
Nitekim bu ilişkiler sonucunda Banu Sassan’lar günümüzde Orta Doğu çingeneleri arasında
erimişlerdir.
Mısır’da yaşayan Helebiler Romani konuşmayan Orta Doğu çingenelerine bir başka örnek olarak
gösterilebilir. Helebilerin dili Sim’dir. Dillerinin temeli Arapça’ya dayanır. Sözcüklerin büyük bölümü
değiştirilmiş Arapça sözcüklerdir.121 Bunun yanı sıra bu dilde Romani ve Lugha’dan geçen sözcüklere
rastlanmaktadır.122 Bu benzerlik daha önce de vurguladığımız gibi farklı dilleri konuşan çingene
grupları arasındaki etkileşimin örneğini oluşturmaktadır.
Orta Doğu’da yaşayan farklı çingene grupları sayıca hayli büyük bir yekun tutmaktadır. Tüm dil ve
tarih farklılıklarına rağmen bu bölgenin çingeneleri arasında tarih boyunca çok güçlü bir etkileşim
olmuştur ve bu hala devam etmektedir.
3.2.1.4 Domlar, Dalitler ve Üst Kast Üyeleri
119 a.g.e sf 98
120 http://www.domresearchcenter.com/reprints/body3.html
121 Kenrick, Donald, a.g.e sf 103
122 http://www.domresearchcenter.com/reprints/body3.html

85
Hindistan’da her anlamda çingenelerle benzerlik taşıyan pek çok grup vardır. Genel olarak bu gruplara
Dalit ya da dokunulmazlar adı verilmektedir.123 Ne var ki bu bölgede romanes konuşan çingene
grupları yoktur. Dalitlerle romanes konuşanların birlikte yaşadıklarından bahsedebilmemiz mümkün
değildir. Avrupa ve Anadolu’da yaptığımız karşılaştırmayı burada tekrarlamak mümkün değil.
Hindistan’da tersinden bir okumaya gitmemiz gerekiyor. Romanesle dil yapıları benzerlik gösterdiği
için, Hindistan’dan göç teorisini savunanlar tarafından çingenelerin atası kabul edilen Kşathriya
kastının ya da genel olarak romanes’le benzer özellikler gösteren Hindu dillerini konuşan üst kastlarla
dalitlerin ilişkilerinden bahsedebiliriz. Dalitler hele hele göçebe özellik taşıyan dokunulmaz grupları
hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir biçimde yaşam biçimleri açısından batı çingenelerine
benzemektedir. Çingenelerin Hindistan kökenli bir halk olduğunu savunanlar tarafından çingenelerin
atası olarak kabul edilen üst kast üyeleri ile dokunulmazların ilişkilerini incelemek zihin açıcı
olacaktır.
Hindistan’ın yerli halkları Dravid ve Sudric’lerdir. Bu halkların konuştukları dil günümüzde
Hindistan’da konuşulan dilden farklıdır. 3000 yıl önce Hindistan’ı istila eden Aryan’lar Hindistan’da
Kast Sistemi adı verilen bir sistem kurmuşlardır. Bu sistem 4 kasttan oluşuyordu. Kişi hangi kastın
üyesi ise onunla ilişkide bulunabiliyordu. Bir de daha ziyade Hindistan’ın yerli halkı Dravid ve
Sudric’lerin oluşturduğu kast dışı kabul edilen dokunulmazlar vardı. Bu sistem günümüze kadar
varlığını devam ettirmiştir.124
Domlar Hindistan’da yaşayan çok sayıdaki dokunulmaz gruplarından bir tanesinin adıdır125.
Meslekleri müzisyenlik, sepetçilik ve nalbantlıktır.126 Domlar diğer dokunulmaz grupları gibi
Hindistan’ın yerli halkı Dravid kökenlidir.127 Romanes konuşan çingenelerle Domların dilleri farklıdır.
123 http://www.dalitnetwork.org/
124 THE UNTOUCHABLES, HARİJANS http://mb-soft.com/believe/txo/untoucha.htm
125 Frazer, Angus, a.g.e sf 31
126 a.g.e sf 31
127 a.g.e sf 31

86
Buna karşılık meslek ve dışlanma söz konusu olduğunda Domlarla Romlar hemen hemen aynı
özellikleri gösterirler. Ne ilginçtir ki bu iki grubun kendilerini adlandırmakta kullandıkları sözcükler
bile ilişkilidir. Rom, romani dilinde erkek insan anlamına gelmektedir. 128 Aynı şekilde günlük dildeki
mevcut kullanımında dom erkek insan anlamına gelir.129 Yine şaşırtıcı bir benzerlik her iki grup da
içinde yaşadıkları toplumda çingene olmayanlar tarafından aynı şekilde adlandırılır. Daha önce
athinganoi sözcüğünün dokunulmaz anlamına geldiğini belirtmiştik. Hindistan’da genel olarak domları
karşılayan sözcük de dokunulmaz anlamına gelmektedir. Tüm bu benzerlikler şimdi yapacağımız
karşılaştırmanın ne kadar yerinde olduğunu ortaya koyuyor.
Gelelim, çingenelerin atası olduğu iddia edilen üst kast üyeleri ile domların ilişkilerine. Hindistan’da
Romanes’le benzer özellikler gösteren dilleri konuşan üst kast üyeleri domlara karşı insanlık dışı
uygulamaları layık görmektedirler. Bunlara göre bir domla bırakın evlenmek el ele tutuşmak bile çok
ciddi bir kirlenmeye neden olacaktır. Yani gerçek anlamda Hindistan çingeneleri olarak kabul etmemiz
gereken bu insanlarla; çingenelerin atası olduğu iddia edilen bu kastın hiç arası yoktur.130 Dünyanın
her yerinde farklı dilleri konuşan çingene gruplarının birbirleriyle nasıl yakın ilişkiler kurduklarını
ortaya koymuştuk. Çingene olmayanları çingenelerden ayıran toplumsal bariyerler farklı dilleri
konuşan çingene grupları arasında yoktu. Buna karşılık çingenelerin atası olduğu iddia edilen üst kast
üyeleri ile domlar arasında aşılması çok zor olan toplumsal bariyerler vardır.
Üst kast üyeleri domların yaptığı meslekleri kirli meslekler sayarak hiçbir şekilde onlarla aynı
kulvarda yer almak istemezler. Hele evlilik söz konusu olduğunda çok katı kurallar hakimdir
Hindistan topraklarında. Bu özellikleri ile; üst kast üyesi Hintlilerin günümüz domlarıyla aynı
meslekleri yapan ve her açıdan domlarla benzeşen batı çingenelerinin atası olması nasıl mümkün
olabilir. Bu grup, kirli sayıp yanına yaklaşmadığı meslekleri Hindistan’dan çıkınca nasıl olur da temel
128 http://www2.arnes.si/~eusmith/Romany/glossary.html
129 Kenrick, Donald, a.g.e. sf 42
130 http://www.dalitnetwork.org/

87
geçim kaynağı olarak benimseyebilir. Nasıl olur da bu soylu efendiler, bütün üst kast geleneklerini bir
tarafa bırakarak tahakkümleri altındaki domlarla aynı kültürel özellikleri benimserler.
Romanes konuşmak çingenelerin tek ortak özelliği kabul edildiğinde ortaya anlaşılması güç bir
manzara çıkmaktadır. Bu fikri savunanlara göre birlikte yaşayan, evlenen, aynı meslekleri yapan,
çingene olmayanlar tarafından romanes konuşup konuşmadığına bakılmaksızın çingene diye
adlandırılan, çingene olduğu için hor görülen tüm diğer gruplar çingene değildir. Ama hiçbir
geleneksel mesleği yapmayan, bulundukları toprakların çingenelerini dışlayan, bırakınız birlikte
yaşamayı çingenelerle fiziksel temastan bile çekinen üst kasttan bir grup Hindu çingenelerin atasıdır.
Görüldüğü gibi çingenelerin kökenini; dili ortak özellik kabul ederek bulmaya çalışmak komik
sonuçlara yol açmaktadır. Çingenelerin atası olduğu iddia edilen bu sosyetik Hintlilerle, onlarla aşağı
yukarı aynı dili konuşan bir romanes çingenesini bir araya getirelim. Acaba yakın bir dil konuşmaları
onların arasındaki ayrımı ortadan kaldıracak mıdır? Muhtemelen dış görünüşü ve kültürel
özellikleriyle kendisinden çok farklı olan bu roman çingenesi; üst kast üyesi Hintliye bir daliti
andıracaktır.
Şu ana kadar ortaya koyduğumuz olgular, çingenelerin tarihini açıklamaya çalışan yaklaşımların
çelişkilerini ortaya koymaktadır. Tüm bu çelişkiler, çingeneleri birleştiren ortak noktayı dil kabul
etmekten kaynaklanıyorlar.
Oysaki çingeneleri birleştiren sosyolojik bir zemindir. Bu zeminin ekonomik boyutlarını daha önce
vurgulamıştık. Bir başka boyut ise; çingene topluluklarında karşılaştığımız kendine özgü aile yapısıdır.
Burada ise kadının sıra dışı konumu dikkatimizi çeker.
3.2 Çingene Topluluklarında Kadının Rolü

88
Çingene topluluklarını birleştiren en önemli ortak noktalardan biri; kadının toplum içerisindeki
konumudur. Abdal, geygel, poşa hangi gruptan olursa olsun bütün çingene gruplarında kadının
konumu, çingene olmayan topluluklarda ki kadının konumundan farklıdır.
Bu konuda yeterli yazılı kaynak mevcut değildir. Çingene kadınları ile ilgili söylenenler genellikle
yüzeysel gözlemlerin sonucunda ortaya atılmış, her yerde kullanılabilecek beylik laflardır. Bizim
vardığımız noktayı bu yüzden büyük oranda yazılı kaynaklar değil; çingene toplulukları içerisinde
yaptığımız çalışmalarımız ve kişisel gözlemlerimiz belirlemektedir.
Çingene kadınları ile ilgili yapılan değerlendirmeler genelde benzer bir düşünme yöntemini takip
ederler. Çingeneler “dezavantajlı” bir gruptur. Bir grup olarak dışlanmaktadırlar. Ama çingenelerin
kadınları ikiye katlanmış bir ayrımcılığın kurbanı olmaktadır. Hem kadın olarak hem de çingene
olarak. Bir çingene kadını olarak sadece çingene olmayanların kötü muamelesine maruz kalmamakta
aynı zamanda evinde kocası tarafından ezilmektedir. Kabaca bu şekilde özetleyebileceğimiz görüş
çingene kadınları ile ilgili bir şeyler söyleyen çoğu entelektüel tarafından paylaşılmaktadır. İşin ilginci
Avrupa’daki pek çok çingene aktivisti de benzer düşüncelere sahiptir.
Kısa bir süre önce poşa çingeneleri ile ilgili bir makale içeren hacimli bir kitap yayınlandı.131 Bu
makaleyi hazırlayan yazarın poşalarla ilgili değerlendirmesi tam da bu doğrultudadır.
Poşalar genellikle elekçilik ve boğçacılıkla geçinmektedirler. Özellikle elekçilikte kadınların
ekonomik yaşama aktif katılımı söz konusudur. Elek imalatı erkeğin, elek satışı ise kadının görevidir.
Kadınlar köy ve kasabalarda dolaşarak elek satarlar. Boğçacılıkta erkeklerin satış faaliyetindeki rolü
elekçiliğe göre daha fazladır.
Poşalarda ve genel olarak tüm çingenelerde kadınların ekonomik hayata katılımı gelenekseldir.
Binlerce yıldır yaşanmaktadır. Dolayısıyla bırakın toplumsal yapının değiştiği günümüzü, kadının
131 Bozkurt, Tülin, Süvari, Ceyhan, İşoğlu, İlker, ARTAKALANLAR, E yayınları, İstanbul 2006

89
bütünüyle çalışma yaşamından dışlandığı Osmanlı döneminde bile çingene kadınları ellerini kollarına
sallaya sallaya sokaklarda ürettikleri çeşitli zanaat ürünlerini satabilmişlerdir.
Bu durumun çingenelere özgü bir tutum olduğu çok açık. Yazarımız da buna görmezden gelememiştir.
Ne var ki çingene kadınının ekonomik yaşama en üst düzeyde katılımının onun toplumsal yapı
içerisinde, çingene olmayan kadınlara göre daha güçlü bir konum elde etmesini sağladığı gerçeğini
yok saymıştır. “Geçmişte kadının ekonomik yaşamın merkezinde olması ataerkil poşa ailesinde kadına
herhangi bir getiri sağlamamış ve Poşa kadınlarının ikincillikleri her konumda devam etmiştir.”132 Bu
nasıl mümkün olabilir. Alışılmış aile içi işbölümünün poşalarda bütünüyle tersine döndüğünü yazar da
kabul etmektedir. Ama bunun doğal sonuçlarını kabullenememektedir. Hayatın içerisinde hem maddi
hem de kişilik olarak bu kadar güçlü bir konumda bulunan poşa kadını hiç şüphesiz bunu aile yapısına
da yansıtmıştır.
Makale baştan aşağı tartışmaya davet eden argümanlarla dolu. Ama yer kısıtlılığından sadece bir
argümanı ve yazarın bu argümana nasıl ulaştığını tartışmak istiyorum. Yazar şöyle diyor: “Poşalarda
kızın kiminle evleneceği konusunda söz sahibi olan babadır. Babanın ev içi alanda mutlak bir
hakimiyeti göze çarpmaktadır. Baba yoksa erkek kardeşler bu görevi üstlenirler.” 133 Bu kadar kesin
bir yargıya ulaşabilmek bir sosyal bilimci nasıl bir araştırma yöntemi izlemelidir. Zamanından
fedakarlık ederek, bu insanlarla beraber yaşamalı; onların kendisine güven duymasını sağlayacak
kadar bir zamanı onlarla beraber geçirmelidir. Bunun yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ama eğer;
poşa çingenelerine sorulan “Evde söz hakkı kimindir, evliliklere kim karar verir?” tarzı beylik anket
sorularına verilen yanıtlar ile bu yargıya varılmışsa; bu argümanın hiçbir değeri yoktur. Çünkü
ataerkilliğin baskısı altında, kendi anaerkillik kalıntısı farklı kişilik ve kültür özelliklerini saklamak
zorunda kalan çingeneler; bu tarz sorulara karşı çok güçlü savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir.
Kolay kolay yaş tahtaya basmazlar.
132 a.g.e sf 352
133 a.g.e sf 348

90
İstanbul Hasanpaşa’daki bir çingene yerleşiminde yaptığım gözlemler bu gizleme mekanizmaları ile
ilgili çeşitli örnekleri görmemi sağladı. Herhangi bir yabancı mahalleye adımını attığı andan itibaren
mahalle sakinleri sanki daha önceden sözleşmiş gibi farklı davranmaya başlamaktadır. Daha sonra
aramızdaki duvarlar aşıldığında kadınların günlük hayatta ne derece baskın olduklarını
gözlemleyebildim. Buna karşılık ilk karşılaşmamızda kadınların özellikle sessiz kalmaları dikkat
çekiciydi. Genç bir kadın yaramazlık yapan çocuğuna öfkelendi. Daha sonra çok yakından
tanıyacağım çingene kadınlarına özgü uyarıcı bir nağra atmaya hazırlanırken benimle göz göze geldi.
Sustu. Kocasına döndü. “Şu çocuğa bağır biraz” dedi. Kocası biraz da acemilikle hanımın rolünü taklit
etmeye çalıştı. İlk defa ziyaret ettiğim mahallelerin hepsinde buna benzer bir tavırla karşılaşmama
rağmen kısa zamanda insanlarım beni kabul ettiler. Böylelikle aile içerisindeki gerçek rollerini
gizlememeye başladılar. Kadınların, aile yapısı ve daha genel olarak çingene toplumu içerisinde en az
çingene olmayan toplumlardaki erkekler kadar etkin olduğu, yer yer daha da güçlü bir konuma
ulaşabildiği çok açıktı.
Kolay yolu seçmeyip çingenelerle beraber yaşayan tüm araştırmacılar, kısa zamanda gerçeğin ilk
bakışta göründüğünden farklı olduğunu anlamışlardır. Çingenelerle ilgili önemli kaynaklardan biri
olan “Beni Ayakta Gömün’ün Yazarı”, çingene toplumunu daha yakından tanımak için Arnavutlukta
bir çingene ailesinin yanında yaşamaya başlar. Başlangıçta kadınların çok fazla emek harcadıklarını,
erkeklerin hiçbir şey yapmama ayrıcalıklarının olduğunu düşünür. Onların “maço” diye adlandırdığı
tavırları ataerkil çağrışımlar yapar. Ama kısa bir süre sonra fikirleri değişmeye başlar. “herkes onları
boria yani gelin diye çağırırdı. Sorumlu oldukları kişiler evin erkekleri değil Jeta’ydı(Kayınvalide). Bu
yüzden erkeklerin tembellik yapmasına karşın burada tam bir anaerkil düzen hakimdi. Tek korku
uyandırabilecek kişi Jeta’ydı. Erkeklerin hiçbir şey yapmaması kısa bir sonra bana bir ayrıcalık gibi
görünmekten çıkmış, onları çocukların düzeyinde görmeye başlamıştım.”134
Bu örnekte görüldüğü gibi çingeneleri uzaktan izlemekle yetinmeyip, onların dünyasına giren
araştırmacılar kısa zaman içerisinde çingene kadınının kendi toplumunda farklı bir konum içerisinde
134 Fonseca, Isabel, a.g.e, sf 51

91
olduklarını anlamışlardır. Benzer bir başka örnek; çingeneleri çok yakından tanıyan bir yazar olan
Osman Cemal Kaygılı’nın eserinden verilebilir. Yazarın roman tekniği ile kaleme aldığı çalışması
aslında bir belgesel yapıt değerindedir. Zengin bir beyzadenin göçebe çingenelerle tanışması ile roman
başlar. Göçebe çingenelerin arasında beyzade ile temas kuran Etem isminde bir çingenedir.
İlk sahnede Etem, bir aşiret reisi gibi davranır. Kadınlara emirler vererek beyzade için sofra
kurmalarını ister. Kimseyi masaya yaklaştırmaz. Roman ilerledikçe Etem gözümüzde sıradanlaşmaya
başlar. Sonlara yaklaştığımızda, Kaygılı bize çok önemli bir ayrıntı verir. Etem’in zamparalık
yaptığını öğrenen karısı Etem’i dövmüştür. Çingene olmayanlarla ilk karşılamasında ataerkil bir figür
olan Etem’in, romanın sonunda bambaşka bir kişilikle ortaya çıkması çok anlamlıdır. Ayrıca romanın
çeşitli yerlerinde; güçlü kadın kişiliklerindeb bahseder yazar. Bunlar efkarlandığında kamp alanını
bırakıp başka yerlere gidebilecek kadar özgür kadınlardır. 135
Kaygılı farkında olmadan pek çok çingene araştırmacısının konumuzla ilgili yaşadığı çelişkiyi ortaya
koymuştur. Dünya çingenelerini birleştiren en önemli unsurlardan biri olan, çingene kadınının toplum
içerisindeki ayrıcalıklı konumu yüzeysel bir gözlemle tespit edilememekte ancak derinlemesine bir
analizle ortaya çıkarılabilmektedir.
İstanbul’un çingene mahallerinde; kişisel tarihimin sağladığı avantajla çok sayıda aileyi ve bireyi
tanıma şansı buldum. Benim açımdan bu durumu son derece açık bir gerçek haline getiren büyük
ölçüde bu gözlemler oldu. Dolayısıyla yazılı kaynaklar bu noktada hep ikinci planda kaldı. Zaten bu
konudaki materyallerin sınırlı olduğunu daha önce belirtmiştim. Bu konunun üzerinde hep bir gizem
perdesi olmuştur.
İstanbul’un eski çingene mahallelerinden birinde kalabalık bir çingene ailesi ile tanışma imkanım
olmuştu. Bu ailede bütün akrabalar ailenin en yaşlı kadınının etrafında örgütlenmişlerdi. Bu kadın aile
bireyleri arasında birliği sağlıyor, pek çok akraba farklı mahalleye taşınsa bile kadının varlığı ailenin
135 Kaygılı, Osman Cemal, ÇİNGENELER, Bilgi Yayınları, İstanbul 1976

92
dağılmasını engelliyordu. Kadının ölümü ile beraber aile tamamıyla dağıldı. Farklı mahallelere
taşınanların ilişkileri tümüyle ortadan kalktı. 136
Kuştepe’de eski sepetçi çingenelerin bana anlattığı bazı ayrıntılar konumuzla ilgili olarak çok
aydınlatıcıdır. Buna göre; Kuştepe’nin eski liderleri kadınlardı. Mahalle sakini bir dostumun bunların
birisinden bahsederken gözleri parlıyordu. Bu kadın bütün Kuştepe’ye kendisini kabul ettirmişti.
“Bütün Kuştepe’nin lideriydi.” Diğerleri ise üyesi oldukları çingene gruplarının lideri
konumundaydılar. Bu kadınların anıları Kuştepe’de hala çok tazedir.137
Küçükbakkalköy’de bana evlerini açan bir çingene ailesinde güçlü kadın kişiliğinin tam olarak ne
anlama geldiğini yakından gördüm. Evin kadını başlangıçta eşinin karşı çıkışına rağmen beni evlerine
kabul etti. Her ziyaretimde evde alınan kararlarda; onun 2 oyu olduğunu gördüm. Genel olarak aile
ortamında demokratik bir hava hakimdi. Bu noktada diğerlerinin kararlarında belirleyici olan büyük
ölçüde kadındı, anneydi. Bu kadın aynı zamanda çok ciddi bir biçimde lider özelliklerine sahipti.
Kadınlar belli bazı istisnalar dışında tüm çingene gruplarında çalışırlar. Genel olarak çingene
toplumunda kadının ayrıcalıklı konumundan bahsedildiğinde bunun sadece aile ortamında mevcut
olduğundan, hayatın içinde kadınların her zamanki gibi ikinci planda kaldığından bahsedilir. Oysaki
çingene kadını; çingenelerin tarihi başladığından beri sokakta ekmek kavgasının içinde olmuştur.
Günümüzde de Anadolu ve İstanbul’da yaşayan benim temas kurabildiğim çingene ailelerde; kadınlar
çiçekçi, bohçacı, dansçı vs olarak çalışma yaşamına katılmaktadırlar. Kadının, sokaktan tümüyle
yalıtıldığı Orta Doğu toplumlarında bu bile başlı başına çok büyük bir şeydir. Yanlış anlaşılmasın.
Erkeğin karısını çalıştırmasından ya da erkeğin kadına dönük özgürlükçü bir lütfundan
bahsetmiyorum. Çingene kadını sahip olduğu her hakkı güçlü kişiliği sayesinde söke söke almıştır.
Çingene toplumunda kadının konumu sonradan kazanılmış bir şey değil tamamıyla doğal bir
haklardan oluşan bir statüdür.
136 Bu aile Ihlamur Deresini çevreleyen eski çingene mahallelerinden birisinde yaşıyordu.
137 Bu görüşmeleri 2006 yılı içerisinde yaptım.

93
Kadının konumu ile ilgili olarak göçebe ve yerleşik çingeneler arasındaki farklılaşma çeşitli çingene
yerleşimlerinde gözlemlenebiliyor. Göçebeliği yakın dönemde bırakan Küçükbakkalköy, Hasanpaşa
ve Kuştepe çingenelerinin bir bölümünde anaerkillik kalıntıları çok tazedir. Bunların hepsinde anaerkil
soy örgütlenmesi yerleşik hayata geçişle birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. “iç güveyliği”
kurumu bu geleneğin yozlaşmış bir biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. Buna karşılık, aile
içerisinde ve çingene toplumunda kadının yöneticilik vasfı bu mahallelerde çok belirgindir. Her üç
örnekte de kadın liderler ya halen varlıklarını korumaktadırlar ya da geçmişte ki kadın liderlere ilişkin
anlatımlar topluluğun sözlü kültüründe korunmaktadır. Her üç örnekte de kadın bütünüyle çalışma
yaşamının bir parçasıdır.
Yerleşik yaşama daha önce geçen çingenelerin oturduğu Ayvansaray Lonca Mahallesi ve Dolapdere’li
müzisyenlerin mahallesinde ise durum tamamen farklıdır. Buralarda, kadın liderlerin varlığından
bahsedemeyiz. Kimi yerlerde, özellikle müzisyen çingeneler kadınların çalışmasını hoş karşılamazlar.
Çingene kadın kişiliği buralarda zayıflamıştır. Göçebelerde ve göçebeliği yeni bırakmış yerleşiklerde
tartışılmaz konumda olan kadının ayrıcalıklı statüsü, eski yerleşiklerde erkeklerle eşitlenmiştir.
Çingene yerleşimlerinden kopan az sayıdaki ailede ise aile yapısı, çingene olmayan ailelerin yapısı ile
aynılaşır. Kadın eşitlik statüsünü bile kaybeder.
Yine de yerleşik çingenelerde kadın çingene kadınına özgü ayrıcalıklı statüsünü bütünüyle kaybetmez.
Biraz zayıflamış da olsa güçlü kadın kişiliği, her halukarda toplumun genelinden farklıdır.
Çingene mahallelerinde gözlemlediğim bir çok olgu çingene kadınının ayrıcalıklı konumunu büyük bir
açıklıkla ortaya koyuyor. Bunun yanısıra çingene toplumlarında kadının sahip olduğu farklı konum ile
ilgili kimi bilgiler yazılı kaynaklara da girebilmiştir. Bu kaynaklardan 19. yy Transilvanya’sında;
evlenen erkek çingenelerin evlendikleri eşlerinin klanına geçtiklerini öğreniyoruz.138 Aynı şekilde
138 Frazer, Angus, a.g.e, sf 207

94
Anadolu’daki göçebe çingenelerde bu kuralın geçerli olduğu kaynaklarda geçmektedir.139 Batı Avrupa
çingeneleri olan Sinti’lerin soy örgütlenmeleri en azından 30’lu yıllara kadar anaerkil olarak
belirtilmektedir.140 1911 yılında Liverpool’a gelen bakırcıların adetlerinde; damadın gelinin klanına
katılması sıklıkla uygulanan bir gelenekti.141 Soyun anne tarafından geçmesi ile ilgili bir başka örnek;
kendisi de aynı kökenden gelen bir gazetecinin; Anadolu’daki çingene gruplarından biri olan
geygellerle ilgili anlattıklarıdır. Buna göre geygellerde çocuklar “Emine’nin oğlu”, “Fatma’nın kızı”
şeklinde ana adıyla birlikte çağrılmaktadır.142 Çingenelerin lanetlendiğini anlatan efsaneler ana
soyundan geçme ile ilgili kanunlardan bahsetmektedir. Buna göre çingeneler lanetlendikleri için
çocuklar analarının adını almaktadır. Bu büyücüler tarafından yapılmış bir lanetin sonucudur. Bu
efsaneler, gerçekte nereden kaynaklandığı anlaşılamayan bir olayı, yani göçebe çingenelerde soyun
anne tarafından geçmesini açıklamak için sonradan uydurulmuşlardır.143 Gerçekte insanlığın en eski
aile yapısı ataerkillik değil anaerkilliktir Açıklanması gereken anaerkilliğin değil ataerkilliğin nasıl
ortaya çıktığıdır. İnsanlığın soyun baba tarafından devam ettiği ataerkil toplumsal örgütlenmeye
geçişi, tarihsel bir dönüm noktası olmuştur.
Anaerkil soy örgütlenmesinin bir istisnası olarak görebileceğimiz Lovara çingeneleriyle birlikte
hareket eden Tşurara çingenelerinde bile anaerkil soy örgütlenmesinin örnekleri ile karşılaşabiliriz.144
Damatlar gelinin klanına geçebilirler.
Lovara çingeneleri ise 14. yy’dan 19.yy’a kadar kölelik sistemi ile baskı altında tutulan Eflak
çingenelerindendir.145 Köleliğin dayattığı çingene olmayanlarla zorunlu temasın onların anaerkil soy
örgütlenmesine bir istisna oluşturmasına sebep olduğu düşünebilir. Genel olarak Eflak Çingenelerinde
karşılaşabileceğimiz; çingene olmayanlara özgü ataerkil gelenekleri de büyük ölçüde kölelik
139 Andrews, Peter, a.g.e, sf 197
140 Yoors, Jan, a.g.e, sf 192
141 Frazer, Angus, a.g.e, sf 207
142 Zelyut, Rıza, NİKSAR’DAKİ AMERİKANCILAR, Güneş, 14 Nisan 2005,
http://www.gunes.com/2005/04/14/yazarlar/y4.html
143 Bergman, Herman, ÇİNGENE MİTOLOJİSİ, Ayraç Yayınevi, İstanbul 2000.
144 a.g.e sf 186
145 a.g.e, sf 58

95
belirlemiş olabilir. Bu çingene grupları; tüm diğer çingene gruplarından farklı olarak çok katı
geleneksel bir örgütlenmeye sahiptirler. Çingene olmayanların baskıları sonucu; anaerkil kalıntıları
tüm diğer çingene gruplarından daha güçlü bir şekilde gizlemek zorunda kalmış olmaları muhtemeldir.
Nitekim ilk gençlik yıllarını Lovara çingeneleri arasında geçiren Jan Joors’un anlattıklarından, bu
grupların bu tarz katı gelenekleri, kendilerini çingene olmayanların baskısına karşı korumak için
geliştirdiklerini anlayabiliyoruz.146
Genel olarak şunu söyleyebiliriz göçebe çingenelerde soy anne tarafından geçmektedir; çocuk annenin
adını almaktadır. Bu durumun ne kadar önemli olduğu açıktır. Tarihsel bir olgu olarak anaerkilliğin
var olup olmadığı bile hala kimilerince sorgulanmaktayken; en saf haliyle anaerkil toplumla
karşılaşmak insanda heyecan uyandırmaktadır. Antropologlar; anaerkil bir düzene ancak medeniyetin
kıyısına itilmiş yalıtılmış alanlarda yaşayan ilkel topluluklarda rastlayabilmişlerdir. Oysaki göçebe
çingenelerde bu gelenek; binlerce yıl boyunca medeniyetin tam göbeğinde yaşamalarına rağmen
bozulmadan kalabilmiştir.
Bu noktada özellikle roman göçebe çingenelerde gözlemlediğimiz çeribaşıların hep erkeklerden
çıkıyor olması bir çelişki gibi gözükebilir. Öncelikle bu sözcük, romani değildir. Osmanlı Siyasal
örgütlenmesinde sipahi yüzbaşılarına verilen isim çeribaşıdır. Daha sonra roman çingeneleri tarafından
kullanılmaya başlanmıştır. 147 Benzer bir şekilde Çeribaşılık; dışa dönük bir kurumdur. Her şeyden
önce topluluğun resmi kurumlara temsilinden sorumludur. Kaale alınabilme şansı her zaman daha
yüksek olduğundan çingenelerde erkek çeribaşılar seçilmiştir. Başka yerlerdeki benzer kurumlar aynı
yaklaşımla ele alınmalıdır.
Bütün çingenelerde anaerkillik bu kadar net bir biçimde ortaya çıkmamaktadır. Özellikle yerleşik
çingenelerde kadının özel konumunu görebilmek daha zordur. Çingene olmayanlarla çok yakın
146 Yoors, Jan, a.g.e, sf 195
147 http://www.dallog.com/kurumlar/timarlisipahi.htm

96
yaşama zorunluluğunun sonucu olarak; çingene olmayanlara ait kimi gelenekler yüzeysel bir biçimde
çingenelerde görülmeye başlanmıştır.
Çoğu grupta; soyun doğrudan anadan geçtiğine dair bilgiler bulunmasa da tüm gruplarda kadının
toplumsal yapı içerisindeki konumunun çingene olmayan kadınların konumundan farklı olduğunu
görebiliriz. Abdalların tüm gruplarında kadın toplumsal hayata katılmakta ve çalışma yaşamının bir
parçası olmaktadır. Abdal kadınları; yaşadıkları bölgelerdeki çingene olmayan kadınlar gibi
erkeklerden kaçmazlar.148 Abdalların ünlü ozanı Neşet Ertaş kendi dünya görüşünü anlatırken bizlere
anaerkil tanrıça kültünü anımsatan argümanlar kullanmaktadır. “Kendini bilen el öptürmez
karşısındakine. Bir tek anaların eli öpülür. İsterse kız çocuğu olsun isterse bir yaşında olsun anaların
eli öpülür benim görüşüme göre. İnsan anaların dışında bir tek erkeğin elini öper o da babadır; ana
yarısı olduğu için. Onun dışında hiçbir erkeğin hiçbir erkeğin elini öpmesi benim hoşuma gitmiyor.”149
Dikkat edilirse Ertaş’ın söyledikleri “cennet anaların ayakları altındadır” demekten çok daha
fazlasıdır. O sadece ergin yaşlı kadını övmüyor hangi yaşta olursa olsun genel olarak çingene
toplumundaki kadın kişiliğini kutsallaştırıyor. Devam edelim: “Kadına saygı başta geliyor. Aşk
nereden geliyor? Kadından geliyor. Sevgi nereden geliyor? Kadından geliyor. Her şeyin yapısı değişik
çünkü. Kadın değince basit bir kelime değil. O bir anadır çünkü. Onu yapısı sevgiyle yoğrulmuştur.
Ana rağmine düştüğün andan itibaren sana sevgisini kendi canından, kendi ruhundan veriyor…
Büyüdükçe ana sevgisi saygıya dönüşüyor ve bu defa karşına bir kız çıkıyor. Ananın verdiği sevgiyle
onu tanıyorsun sen. Bu defa ana iken verdiğini kız olarak senden geri istiyor.”150 Dikkat edilirse Ertaş,
kadın kişiliğini soyutlamaktadır. Eş ve ana olarak kadın aslında tek bir varlıktır. Yaşamın merkezine
kadını koyuyor Ertaş. Ve son noktayı şöyle koyuyor : “Biz, erkekler insanoğluyuz. İnsan bizim
analarımızdır. Onların canı yaratan can, bizim canımız yaratılmıştır. Biz erkeler olarak insanoğluyuz.
Ve insana benzeriz. Onların yüzü suyu hürmetine biz de insanız.”151 Bu ve benzeri metinlerde, bir
148 Ülkütaşır, Şakir, a.g.e
149 Akman, Haşim, a.g.e, sf 146
150 a.g.e, sf 207
151 a.g.e sf 57

AYÇA TELIRMAK

 

Kadınların, bir başına kadınların, yoksun bırakılmışların, içine yanmışların, kabuğuna mahkûmların hikâyelerini anlatmaya yola çıkmıştık Ayça’yla. Cümlelerimiz billurlaştıkça, cesaret bulduk, o küskün, terk edilmiş, kovulmuş dokularımızdan, söz çıkarttık, şiir çıkarttık… Hayatın tüm ıskalarına yeniden nişan alır gibi… Sanki sil baştan başlar gibi…
 
Oyuncunun hayat hikayesi sahnenin örsünde şekillenir. Övüncü bir avuç alkış, bir de başını yastığa koyduğunda gözlerine oturacak huzurlu bir uykudur. Ayça sonsuzluğa gitti. Apansız, yaka kavura…
 
Kulis aralarından, kumaş kıvrımlarından, sahne karanlıklarından süzülen anılarıyla baş başayız şimdi. Onun adına, onunla birlikte.
 
Huzurla uyu Ayça Telırmak.

 
 
Reklam
 
İSTANBUL EFENDİSİ
 
İSTANBUL EFENDİSİ
Musahipzade Celal' in ünlü klasiği İ.B.B. Şehir Tiyatroları sahnelerinde...



																	
TARLA KUŞUYDU JULİET
 
TARLA KUŞUYDU JULIET
Ephraim Kishon' dan Romeo ve Jüliet üzerine eğlenceli bir fantazi.




																	
DEFTER
 
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (17 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=