i
   
 
  DÖVME GELENEĞİ

Bu çalışmada, Diyarbakır'da Çingenelerin bir alt grubu olan Karaçilerde el, yüz ve benzeri bedenin görünür yerlerine farklı amaçlarla işlenen dövme geleneği üzerinde durulmaktadır. Çocukluktan itibaren değişik yaşlarda el, kol ve yüzün farklı bölgelerine yapılan dövmeye yerel bir ifadeyle dak adı verilmektedir.Kız çocuğu doğuran anne sütü, is ve hayvan ödü karıştırılarak elde edilen bir malzeme ile deri arlında delici aletlerle işlenen dövme, uzman kadın ve erkekler tarafından uygulanmaktadır.

 

DİYARBAKIR’DA KARAÇİ ÇİNGENLERİNDE DÖVME GELENEĞİ

Ahmet CİHAN[1]

 

1. Giriş

Bu çalışmada, Diyarbakır’da Çingenelerin bir alt grubu olan Karaçiler’de el, yüz ve benzeri bedenin görünür yerlerine farklı amaçlarla işlenen dövme geleneği üzerinde durulmaktadır. Çocukluktan itibaren değişik yaşlarda el, kol ve yüzün farklı bölgelerine yapılan dövmeye yerel bir ifadeyle “dak” adı verilmektedir.

Kız çocuğu doğuran anne sütü, is ve hayvan ödü karıştırılarak elde edilen bir malzeme ile deri arlında delici aletlerle işlenen dövme, uzman kadın ve erkekler tarafından uygulanmaktadır. Ayrıca, çocukluktan ergenlik dönemi başına kadar yaptırılan ve ömür boyu kalıcı olan dövme nakışlarında cinsiyete göre çok belirgin farklılaşmalar olmasa da nüanslar görülür. Kadınlar arasında güzel görünmek, dikkat çekmek gibi tensel cazibeyi artıcı bir rol atfedilen dövme, Karaçiler arasında genelde grup üyelerini tanımlama, damgalama ve belirleme amacıyla yaptırılmaktadır. Diğer yandan, bunların dışında nazardan koruyacağı ve uzun ömür ve sağlıklı bir yaşam getireceği düşüncesiyle de dövme yaptırılmış olduğu tespit edilmektedir. Dövmeye ilişkin bu tür inançların arkaik kültür ve primitif inançların günümüz toplumundaki tortulaşmış tezahürleri olduğu iddia edilebilir.

Bugün, modern kent toplumunda giderek yaygınlaşmasının aksine, Karaçi grubunda “dak” geleneği, sosyo-kültürel etkenlere bağlı olarak giderek ortadan kaybolmaktadır. Dövmenin Karaçiler arasında giderek azalmasının temel faktörü, içine yerleştirilmek istemedikleri “Çingene” toplumundan uzaklaşarak çevrelerindeki yerleşik toplumlara eklemlenme arzusudur denilebilir.

 

2. Çingenelerin kökeni

Çingeneler, yüzyıllar boyunca dağınık bir şekilde, örgütsüz olarak göçebe yaşam tarzını sürdürmüşlerdir. Çingenelerin kökeni ve izledikleri göç yolları hakkında farklı iddialar bulunmaktadır. Bununla birlikte, 19. yüzyılda, Çingenelerin Hint kökenli olduğu kanıtlanmıştır. Çingene sözcüğü, Hint toplumsal yapısını teşkil eden kast sisteminin en alt tabakasının müzisyen şarkıcıları olan Domlardan gelmektedir (Bozkurt 2006: 286–287).

Çingeneler üzerine yapılan etnografik incelemeler, onların grup içi evlilik yaptıkları, iffet üzerine belirli kurallar oluşturdukları, kapalı toplum yapıları ve kendileriyle özdeşleştirilen belirli meslekleri bulunduğunu ortaya koymuştur (Bozkurt 2006: 287).

Mevsimsel döngülerle bir bölgeden başka bir bölgeye yer değiştiren Çingene topluluklarının sosyal tarihleri incelendiğinde, daha çok geçimin kolay sağlanmasını esas alan yarı zamanlı ve sezonluk işleri yerine getirdikleri görülür. Müzisyenlik, falcılık, aktörlük, ayı oynatıcılığı, sepetçilik, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, dişçilik, bohçacılık, çiçekçilik ve at seyisliği dilencilik, kâğıt, plastik ve demir toplayıcılığı bunlar arasında yer alır. Özellikle, tarımcı-geleneksel toplumlarda yerleşik halkın yapmak istemediği ya da sağlayamadığı marjinal mal ve hizmetleri sağlamışlardır (Bozkurt 2006: 288).

Çingenelerin Hindistan ayrılıp dünyanın dört bir tarafına yayılmaları, yaşadıkları bölgenin yabancı halklarca işgal edilmesi, savaş, tehcir ve geçim sıkıntısı gibi az çok birbiriyle ilintili nedenlere bağlanmaktadır. Çingenelerin, Hindistan’dan üç aşamalı bir göç sürecinde ayrılıp, üç ayrı güzergâh izleyerek dünyaya dağıldıkları öne sürülmektedir. Buna göre, ilk göç M.S. V.-VII. yüzyıllar arasında, ikinci göç VII-X. yüzyıllar arasında, üçüncüsü ise X-XIII. yüzyıllar arasında gerçekleşmiştir. Çingenelerin Batı’ya doğru gerçekleşen göç güzergâhlarından birincisi Afganistan, İran, Türkiye ve Balkanlar; ikincisi Afganistan, İran, Ermenistan, Rusya ve Balkanlar; üçüncüsü ise Afganistan, İran, Suriye-Filistin, Kuzey Afrika ve İspanya üzerinden olmuştur (Bozkurt 2006: 288).

 

3. Türkiye’de Çingeneler

Ne Çingenelerin ne de Çingene toplumunun bir alt grubu olan Karaçiler’in Türkiye’deki toplam nüfusları, bölgesel ve yerleşim birimlerine göre dağılımları; dilleri, dinsel algılamaları ve yaşam biçimleri hakkında yeterli bilgi bulunmaktadır.

Türkiye’nin, çok katmanlı ve karmaşık, çok etnili bir toplum yapısına sahip olduğunu bütünüyle ifade eden özdeyişlerden birinin “Türkiye’de yetmiş iki buçuk millet var” deyimi olduğu söylenebilir. Bu özdeyişte yer alan “buçuk millet” ifadesinin Çingenelere yönelik olduğu bilinmektedir (Svanberg 1992:265).

Çingeneler, tarım toplumuna özgü, belli işlerde uzmanlaşmış göçebe yaşam tarzıyla karakterize edilen gruplardır. Bu gruplar, kendi içlerinde homojen olup farklı şekilde tanımlanan bir kültürel tipi temsil etmektedirler. Günümüz Türkiye’sinde zaman-mekân göçebe olarak yaşayan en büyük grubun Çingeneler olduğu söylenebilir. Aynı zamanda bu grupların, yerleşik olanlarla birlikte, sosyoekonomik katmanın en alt tabakasını oluşturduğu öne sürülebilir (Svanberg 1992:265).

Çingenelerin Anadolu’ya geçiş tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Bizans döneminde, başta İstanbul olmak üzere birçok büyük yerleşim biriminde sihirbazlık, falcılık ve yılan oynatıcılığı yanında demircilik, nalbantlık, elekçilik yapan Çingenelerin bulunduğu tespit edilmiştir. Çingeneler, Osmanlı devrinde “Kıpti” olarak isimlendirilmiş, Müslüman ve Gayrimüslim olarak iki ayrı grup şeklinde tanımlanmışlardır. Her iki gruba mensup Çingeneler, Osmanlı devrinde Gayrimüslimlerin ödediği “cizye” denilen bir vergiyi ödemişlerdir (Bozkurt 2006: 290–291).

Türkiye genelindeki nüfusları hakkında net bir sayı ortaya konulmadığı gibi, Diyarbakır’da yaşayan Çingeneler hakkında da tam bir rakam söylemek oldukça zordur. Fakat Diyarbakır’da, Karaçi ve Dom diye adlandırılan çeşitli Çingene topluluklarının yaklaşık 500 hane civarında olduğu iddia edilmektedir. Adıyaman doğumlu Teyip Konaç Türkiye ve Diyarbakır’daki Çingenelerin sayısı hakkında şu açıklamada bulunmaktadır:

Aşiretimiz vardır. Çokturlar. Çadırda yaşıyorlar. Biraz da sıkıntı çekiyoruz. Bir ev yok. Yani bizim milletimiz(de) çok insanlar var. Hepimiz birbirimizi tutsak, bir muhtarlık bir yerde. Belki hepimiz bir milyon evimiz var efendim. Şu Diyarbakır’da bizim gibi insanlar 500 ev var.”

Diyarbakır-Gaziler, 15 Ekim 2006

4. Çingenelere yönelik isimler

Çingeneler, geçmişten günümüze birbirinden farklı biçimde isimlendirilmişlerdir. Çingeneler, genelde, yerleştikleri bölgede icra ettikleri meslekleri veya yaşama biçimlerini çağrıştıran muhteviyatı olumsuz sözcüklerle adlandırılmaktadırlar. Bu isimler çoğu zaman, bulundukları ülke, bölge veya yerleşim birimindeki halkın onları kendilerinden ayrıştırmak ya da damgalamak için kullandıkları araçlardan ibarettir. Çingenelere verilen bu isimlerin onların etnik kimliğinin birer yansıması mı yoksa ortak yaşam biçimlerinin tezahürü mü olduğu bilinmemektedir. Ya da çoğunlukta olan halkın Çingeneleri kendilerinden ayırt etmek için geliştirdikleri soyut birer anlam verme olup olmadığı bütünüyle kestirilememektedir. Fakat kullanılan bu isimlerin, damgalayıcı, dışlayıcı ve aşağılayıcı fonksiyonlarla donatılmış anlamlandırma olduğu bir gerçektir (Bozkurt 2006: 295).

Türkiye’de yaşayan Çingeneler genelde “Çingene” olarak isimlendirilmektedirler.  Ancak bu kavram, Anadolu’daki marjinal grupların oluşturduğu çok karmaşık etik bakış açısı sorununu temsil etmektedir. (Svanberg 1992:266–267) Çingenler, Türkiye’de yaşadıkları bölgelerin özelliklerine veya yaptıkları işler dikkate alınarak, “Poşa”, “Mırtıp”, “Teber”, “Arabacı”, “Cono”, “Haymantos”, “Şıhbızınlı”, “Roman” ve “Karaçi” gibi farklı isimler almışlardır (Bozkurt 2006: 292). Bu sözcükler, etik bakışla Çingenelere verilmiş isimler arasında yer alır. Diyarbakır’daki söz konusu topluluk, kendilerini Dom ve Karaçi olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle, çalışmada, onların benimsediği sözcüklerin kullanması tercih ettik. 

 

5. Diyarbakır’da Çingeneler

Diyarbakır’daki Çingene gruplarına, bilinen tarihsel kaynaklarda çok az yer verilmektedir. Geçmiş yaşamlarına ilişkin hemen hemen hiçbir veri bulunmamaktadır. Bunun muhtemel nedenleri arasında, Çingenelerin göçebe yaşamlarını resmi denetim dışında sürdürmeleri; kendilerine özgü yaşam tarzları, yaşadıkları sosyal çevrenin kendilerini dışlamaları ve onların da çevreye olumsuz yaklaşmaları sayılabilir. Bunların dışında grupla ilgili sağlıklı ve düzenli bir veri elde etmenin güçlüğü zikredilebilir.

Diyarbakır ve çevresinde Çingenelere genel olarak “mırtıp” denilmektedir; bunun yanında Karaçi, Çingene ve Âşık gibi isimler de kullanılmaktadır. Osmanlı devri kayıtlarında bölgede yaşayan Çingene gruplarına Mutrıp ve Karaçi adı verildiği tespit edilmektedir (Arıkan 1999: 97 vd).

Mırtıp/Mıtrıp sözcüğü, yaşam tarzı ve hayat felsefelerinin bir yansıması olarak, çevre halkı tarafından Çingene gruplarının tamamı için kullanılmaktadır. Fakat Diyarbakır’daki Çingene toplulukları iki alt gruptan oluşur. Bir grup, müzisyenlik yaparak geçinir. Bunlar; Mıtrıp veya “Âşık” diye adlandırılır. Diğer bir ikinci grup var ki bunlar “Karaçi” diye isimlendirilir (Andrews 1992:198–199).

Karaçiler, geçimlerini daha çok el sanatlarına dayanarak sağlamışlardır. Zanaatçılığı meslek edinen Çingene grubu içinde dişçiliği meslek olarak seçenler genelde Karaçiler olmuştur. Fakat tamamı tek bir meslek icra etmemiştir. Karaçiler’in bir bölümü yerleşik tarımcı topluluklar arasında diş yaparken, diğerleri elekçilik ve benzeri emek yoğun işlerle geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır.

Çoğu zaman Karaçiler ile Âşıkları birbirine karıştırılmaktadır. Oysa bunlar eskiden beri farklı iki gruptur. Bugün gelinen noktada, grupların ayrı ve ayrıntılı olarak tanımlanması oldukça güçtür. Bölgede yaşayan bu iki Dom[2] grubu, zamanla çeşitli nedenlere bağlı olarak karışmaya ve kaynaşmaya başlamışlardır. Bununla birlikte söz konusu gruplar arasında çok belirgin olmasa da nüanslar görülür.

Karaçi Domlarının bölgeye geliş tarihleri konusunda farklı açıklamalar olmakla birlikte, grubun büyük çoğunluğu, Osmanlı devri sonlarında Suriye’den göç etmiş olduklarını öne sürmektedir. Karaçiler, uzun süre güneydeki il ve ilçe merkezlerinde, bağlı köy yerleşim birimlerinde konar-göçer olarak yaşamışlardır.

Suriye’den gelmiş olduklarını iddia eden Karaçiler, konar-göçer yaşam tarzlarını uzun süre devam ettirmişler, daha sonra yavaş yavaş şehir varoşlarında yerleşik yaşama geçmişlerdir. Bugün Karaçiler’in büyük çoğunluğunun Mardin, Diyarbakır, Adıyaman, Urfa, Hatay ve Mersin illerinde yaşadıkları grup üyeleri tarafından ifade edilmektedir. Kış mevsimini kentsel alanlarda geçiren Karaçiler’in bir bölümü baharla birlikte göçebe olarak farklı bölgelere ve çevredeki kırsal alanlara dağılmaktadırlar.

Aşiret örgütlenmesini benimseyen Karaçiler, konar-göçer yaşam tarzlarını ve gruba özgü kültürel değerleri, gelenek-görenekleri rahatça uygulayamamışlardır. Zamanla yerleşik tarımcı halkın gelenek-göreneklerini benimseyen Karaçiler, giderek kendilerini yerli halkın bir parçası olarak görmeye başlamışlardır.

Grup üyelerinin anlatımlarına göre, Karaçiler Diyarbakır’a iki ayrı yoldan gelmişlerdir. Bu yollardan biri İran-Kafkasya güzergâhı, diğeri ise Irak-Suriye-Filistin güzergâhıdır. Karaçiler, her iki güzergâhı izleyerek farklı dönemlerde Diyarbakır’a yerleşmişlerdir. Hem İran-Kafkasya hem de Suriye-Filistin yoluyla gelen Karaçiler kökenlerinin Hindistan’a uzandığını düşünüyorlar. Ancak bu bilgi, bütünüyle kuşaklar arasında aktarılan sözlü anlatıma dayanmaktadır. Adıyaman doğumlu bir Karaçi olan Teyip Konaç, grup ve aile olarak geçmişlerine ilişkin şu açıklamada bulunmaktadır:

Akrabalarımız Suriye’de var. Halep’te. Aşirettir bunlar. Peygamberimiz zamanında bir savaş vardı. Millet artık bir gruba ayrılmış. Bize de demişler. Bizim devletimiz var, Karaçistan. Bizim soyumuz ordan gelir. Karaçlar dağlara kaçmışlar. Birbirlerini kaybetmişler. O zaman birimiz buraya gelmiş, dedelerimiz. Kimimiz oralarda kalmışlar. İşte göçebe olarak gelmişler efendim. Annemler muhacirdirler. Muş tarafında. Bu Rus savaşında. Oradan kaçmışlar muhacir olarak. Evleri falan bırakarak Rus’un elinden kaçmışlar. Biz o zaman yoktuk. Belki de çocuktuk.

Babam göçerdi, anam değildi. O Muş’tan gelmiş. Burada kalmış, babamı görünce evlenmişler. Biz de o zamandan beri buralarda kaldık. Anam Muş’ludur. Babam Karaçistan’dan gelmişler. Orası bir devlettir. Ben bilmiyorum neresidir. Benim okumam yazmam yoktur. Babamı da görmedim. Dedemi de görmedim. Ama aşiretimiz vardır. Çokturlar. Çadırda yaşıyorlar. Hayatımızda biraz memnunuz, biraz da sıkıntı çekiyoruz. Bir ev yok efendim. Biz yaşıyoruz. Babam ufakken öldü.”

Diyarbakır-Gaziler: 15 Ekim 2006

Diyarbakır merkez’de 1977 yılında doğan ve bugün dört çocuk babası olduğunu ifade eden Mustafa Demir, grup olarak Karaçiler’in kökeninin Hindistan’a dayandığını; kendilerinin ise Irak üzerinden Türkiye’ye gelmiş olabilecekleri ihtimalini şöyle ifade etmektedir:

Diyarbakır’da büyüdük. Karacadağ tarafından göçer olarak buraya geldik. Soyumuz benim bildiğim kadarıyla Hindistan’dan; bazılarına göre ise Kuzey Irak tarafından gelmişler. Ama yaygın kanaat Hindistan tarafıdır. Burada yaşamışız; Türkiye’de, Diyarbakır’da, Karacadağ taraflarında göçebe olarak köylerde, mağaralarda yaşamışız. 4–5 yaşına kadar oralarda büyüdüm. Diyarbakır’da olsaydık belki okurduk. Dedelerimiz hep oralarda, hep ezilen sınıflar olmuşlar.

Diyarbakır-Bağlar/Yeniköy Mahallesi: 21 Aralık 2006

 

6. Diyarbakır Karaçileri

Göçebe Karaçiler, kendilerini muhteviyatı olumsuz Çingene toplumundan kısmen ayrı göstermekte; fakat bütünüyle de ondan bağımsız olmayan, Domların belirli bir soyundan geldiklerini kabul etmektedirler. Göçebe Karaçiler’in bir bölümü, asıl itibariyle kökenlerinin Karaçiye dayandığını ileri sürerken, diğer bir kısmı “Bin Hilal Aşireti” adıyla, Domların bir alt grubu olduğunu kabul etmektedir.

Âşık, genel olarak, müzik enstrümanı çalan, düğün ve eğlencelerde rol alan Domların alt grubuna verilen isimdir. Daha az bir şekilde olmak üzere, Diyarbakır’da Çingeneler için gezici ve göçebe anlamına gelen “gevende” sözcüğü kullanılmaktadır. Yöre halkı, Dom topluluğu arasında Karaçi denilen gruba daha fazla itibar etmektedir. Bu itibar ve ilginin nispî olduğu söylenebilir. Geçmişte göçebe olarak yaşadıkları kırsal yerleşim alanlarında yerleşik tarımcı topluluklarla kurdukları ilişki çerçevesinde, Karaçiler’in gerek elek, kalbur ve benzeri el sanatlarına dayalı ürünlerle, gerekse demircilik, dişçilik gibi konulardaki uzmanlık gerektiren bilgi birikimleriyle tarımcı topluluklara sağladıkları fayda belirleyici olmuş olabilir.

Diyarbakır kent merkezinde yerleşik Karaçiler’den görüşme yaptığımız birçok kişi, kendilerinin Domların bir alt grubu olduğunu; fakat zaman içinde yaptıkları işin niteliğinin değiştiğini ifade etmektedir. Karaçi kökenli olduğunu açıkça belirten Mustafa Demir, babasının geçmişte kalburculuk yaptığını ancak kendisinin müzisyenlik mesleğini tercih ettiğini şu sözlerle açıklamaktadır:

Bize hem Dom diyorlar, hem de Karaçi diyorlar. Zaten Dom’la Karaçi aynı, meslekler değişiyor. Mesela benim dedem Karaçi’dir. Kalbur falan yapıyorlarmış. El işi yapıyorlardı. Ben büyüdüm onu yapmadım. Ben onu sevmedim, ben şu anda müzik çalıyorum. Zurna çalıyorum. Benim branşım zurnadır. Üflemeli. Kendimi geçindiriyorum. Şimdi Diyarbakır’da böyle ortamlar kalmadı, düğün de kalmadı. Şimdi, mahalle çalgıcıları bize ekmek bırakmadılar. Bizim mesleğimiz davul-zurna falan. Bu, Siverek tarafında devam ediyor. Diyarbakır merkezde bize iş kalmadı.

Diyarbakır-Bağlar/Yeniköy Mahallesi: 21 Aralık 2006

Yaşlı bir Karaçi olan Mahmut Demir, bir aşirete bağlı olarak, kabile yapısına göre farklı meslekleri yerine getirmek suretiyle yaşamlarını sürdürdüklerini; ancak zaman içinde bu durumun değiştiğini belirtmektedir:

Bizim kabilemiz bize davulcu diyorlar. Karaçi vardır kalbur yapıyor. Onlar kalburcu. Dişçiler vardır, onlar da Dom’dur. Onlar da diş yapıyor. Her birinin bir mesleği var. Bizim mesleğimiz davuldur. Bir tane diş için iki tane yumurta alıyor, tavuk alıyor. Adam bir tavukla, iki tane yumurta ile bir yere yetişemez. Bizim davulcu da, gidiyoruz bir düğüne, beş altı kişi orada çalışıyoruz. Çok şükür o da ortadan kaldırıldı. O zaman gidiyorduk çalışıyorduk. Adam başı 50 milyon, 30 milyon, 40 milyon düşüyordu. Adam götürüp de beş on nüfusu 30–40 milyonla besleyemezdi.”

Diyarbakır-Bağlar/Yeniköy Mahallesi: 10 Aralık 2006

 

7. Genel olarak dövme

Kökeni tarihin derinliklerine dayanan dövme, bedene belirli anlamlar yükleyen ve inanca, büyüye dayanan bir tür sanat formudur denilebilir. Vücut üzerine yapılan değişik motif, şekil, işaret ve resimlerle sağlanan sessiz bir iletişimdir. Bu yönüyle, dövme bireyin veya belirli sosyal grupların kimliğinin bir parçasıdır (Hazar 2006: 293).

Dövme geleneği, M.Ö. beş binli yıllardan bu güne, Mısır’da, Yunanistan’da, Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Okyanusya’da, Amerika, Japonya, Anadolu ve Orta Asya’da değişik toplumsal yapılarda görülmüştür (Bulut 2002: 47; Hazar 2006: 293-294).

Dövme, geçmişten beri, farklı sosyal örgütlenmelerde değişik amaçlar için kullanılagelmiştir. Kimi zaman suçlu olanları veya yerleşik kurallara aykırı davrananları deşifre etmek veya toplumda belirli sosyal sınıf veya gruba işaret etmek üzere kullanılmıştır. Bunların dışında aynı meslekten olanların karşılıklı birbirini tanıması amacıyla kullanılan bir beden işareti olmuştur. Diğer yandan, zararlı dış etkilerden korunmak gibi dini ve büyü saikiyle de yapıldığı olmuştur (Güler 1975: 7335; Bulut 2002: 36–45; Hazar 2006: 294–295)

Dövme, suçluları ve köleleri tanıma amacıyla eski Roma’da ve 19. yüzyıl İngiltere’sinde uygulanmıştır. Osmanlı düzenli ordusu yeniçerilerde de, 18. yüzyıldan itibaren orta/bölükleri simgelemek için dövme kullanılmıştır (Bulut 2002: 36–45; Hazar 2006: 295).

Eskiden beri, güç, gurur, dayanıklılık vs. gibi belirli bir şeyi sembolize etmek için, bu özellikleri taşıyan canlıların resimleri kullanılmıştır. Genelde resmedilen canlı hayvan figürlerinin anlamları esas alınarak dövme yapılmıştır. Dövmede, belirli bir amaç için önceden belirlenmiş kanatlı kuşlar, kara ve deniz hayvanları[3]; değişik çiçek ve bitkiler[4], gök cisimleri motif olarak resmedildiği gibi, belirli harf, runik yazı ve benzerleri de dövme motifi olarak deri üzerine uygulanmıştır (Güler 1975: 7335; Hazar 2006: 295–296).

 

8. Karaçilerde dövme

Çalışmanın bu bölümü, Diyarbakır kent merkezinde ikamet eden Karaçilerden görüşme yaptığımız toplam 14 kişinin anlatımlarında elde edilen bilgiler çerçevesinde hazırlanmıştır. Dolayısıyla çalışma, Diyarbakır kent merkezinde oturan Karaçi Çingene topluluğu ile sınırlandırılmıştır.

İslamın Şafii formunu benimsemiş olan Karaçi Çingeneleri, dövme geleneğini, iki ayrı güzergâhtan Anadolu’ya gelmeden önce temasta bulundukları farklı topluluklardan öğrenmişlerdir. Bu yollardan biri İran-Kafkasya güzergâhı, diğeri ise Irak-Suriye-Filistin güzergâhıdır. Karaçiler, her iki güzergâhı izleyerek farklı dönemlerde Diyarbakır’a yerleşmişlerdir.

Karaçiler, değişik yaş evrelerinde vücudun belirli bölgelerine işledikleri dövmelere dini-büyüsel inanç kapsamında önleyici ve iyileştirici simgesel bir anlam yüklemenin yanında; toplumda alt grup ve cinsiyetçi rolleri ifşa edici nitelik de kazandırmışlardır. Bu bağlamda, Karaçiler, dövme olarak, belirli sembolik motifleri değişik yaş aralıklarında vücudun muayyen bölgelerinde uygulamışlardır.

 

9. Vücutta dövme uygulanan yerler

Karaçiler’de dövme, cinsiyete göre hem dövme motifi hem de dövmenin uygulandığı bölge bakımından farklılık gösterir. Erkeklerde, genelde, el, burun, çene elmacık kemikleri üzerine dövme bulunurken; kadınlarda el, kol, ayak, alın, çene, dudak, yanak ve göğüs bölgesinde yaygın olarak görülmektedir. Erkekler, geçmişte, genel olarak, belirli bir gruba veya soya aidiyetin belirlenmesi için alnın şakak bölgesine ve burun ucuna kendi kabile, aşiret veya soy amblemini ve işaretini dövme olarak yaptırmaktadırlar.

Görüşme yaptığımız Karaçilerden Mehmet Demir, dövmenin geçmişte aşiret ve familya işareti olarak uygulandığını şu şekilde açıklar:

“Bu drep çok anlamlıdır. Bunlar aşireti temsil ediyor. Mesela “dahk” dövüyordular, o zaman karşısındaki onun hangi aşiretten olduğunu anlıyordu. Kimisi yanağına, kimisi anlına, kimisi çenesine, kimisi iki kaşının arasına bu “dahk”lardan vuruyorlardı ve bunlarla birbirlerini tanıyorlardı. Ben şimdi o dahkları görsem kimin hangi aşiretten olduğunu bilebilirim. Hiç sormasan hangi aşiretten, hangi aileden olduğunu çıkarabiliyorduk. Ama şimdilerde folklorcular da kalemlerle aynı işaretleri yapıyorlar. Halbu ki ne olduğunu bilmiyorlar. Öyle görmüşler yapıyorlar. Bir anlamı olduğunu, hangi aşiretin çocuğu, hangi familyanın kızı olduğunu bilmezler, ama biz biliriz.

Evet. Mesela alnında ay-yıldız şeklinde yaptırıyorlar veya güzel bir çiçek; burunda tek bir düğüm; yanaklarda üç ufak şekil; çenede aynı şekilde yapıyor. Bana mesela “Mehmedi Ahmo” diyorlar. Babamın adı Ahmet’ti, benim adım da Mehmet ismini almışım. Ben nerden belli olacağım, beni herkes nerden tanıyacak? Beni tanımasalar kızlarımdan tanırlar. Bu dövmeleri daha çok kız çocuklarına, bazen küçük erkek çocuklarının ellerine de yapıyorduk. O dövmelerden anlayanlar onlara bakarak kimin çocuğu olduğunu bilirlerdi.”

 

Karaçiler, geçmişte, çocukların ölmemesi için, burun ucuna, başparmak ile işaret parmağı arasına üç nokta şeklinde dövme motifi işlendiğini belirtmektedirler.

Karaçiler, belli amblem ve işaretler dışında, vucudun görünmeyen bölgelerine herhangi bir hayvan resmi yaptırmayı uygun görmemişlerdir. Hatta böyle bir girişimi sapkın bir davranış ve “Gâvur işi” olarak nitelendirmektedirler. Görüşme yaptığımız Mehmet Demir bu durumu şöyle anlatır.

Bu sırta falan yapma işi sonradan olmadır, gavur işidir. Gerçi gavur bizden daha iyidir ama bu onların işidir. Yılan yapıyorlar, akrep yapıyorlar bilmem ne yapıyorlar bunlar bizde ayıptır. Fotoğraf falan yapmak ayıptır. Ya ay-yıldız ya da çiçek falan yapılır.

Hayır, hayır yok. Hatta bizden alışan insanlar var, Karacadağ tarafında aşiretler var. Her ne aşiret istersen orda vardır. Büyük aşiretler bunlar. Bazıları 1000–1500 hane olabiliyor. Onlar da bu dahkları yaptırıyorlar birbirinden ayrılmak için.

Kübari iş değil, Şeytanla ilgili, Allah’ın sevmediği bir iş değil. Sadece tanımak amaçlıdır. Kim hangi aşiretin evladıdır, bunları bulmak için bu noktalar konur.”

 

Diğer yandan, Karaçi kadınlarında görülen dövme motiflerinin hem çok daha çeşitli hem de vücudun değişik bölgelerine yayılmış olduğu söylenebilir. Bu nedenle, Karaçi kadınlarında dövmenin yapılış nedenleri de, erkeklere nazaran, yaşla orantılı olarak farklılaşarak artış göstermektedir. Erkekler gibi, belirli bir aşiret ve soy bağını temsil eden işaret ve amblem dışında kadınların birbiriyle az çok ilintili çok daha karmaşık dövme yaptırmış oldukları gözlemlenmektedir. Kız ve kadınlardaki dövmelerin farklı olduğunu Karaçilerden Mehmet Demir şöyle anlatır:

Kızlar biraz daha süslü oluyorlar onun için onlarınki biraz daha farklı oluyordu. Evet. Kadınların hem alınlarına, hem çenesine hem de ellerine yapıyoruz. Erkeklerinki genelde burun üzerinde ufak bir noktadan oluşuyor. Ölseler dahi o işaretler kaybolmaz.”

 

10. Dövmenin yapılışı ve yapma yaşı

Dövme, genelde yeni doğum yapan kadın sütü, kazandibi isi ve öt karışımından oluşan bir madde ile yapılmaktadır. Önceden hazır olan işaret kalıpları vücudun istenilen bölgesine yerleştirilerek iğne ile deri üzerine işlenmektedir. Daha çok yaşlı kadınlar tarafından yapılan dövmeler, genelde 2–3 yaşından 7 yaşına kadar uygulanmaktadır. Dövmenin hangi süreçten geçerek nasıl yapıldığını görüşme yaptığımız Mehmet Demir şu şekilde anlatmaktadır:

Eskiden bunların kalıpları vardı. Bu kazanların siyah taraflarını bıçakla kazıyorduk. Ondan sonra yeni doğum yapan kadınların sütü ile bunları karıştırıyoruz. Ondan sonra bunları örneğin elin üzerine bırakıyorduk. Zaten bunlar kalıp gibi oluyordu 6–7 tane iğne ilen bunları deriye dövüyorduk. Önce kan çıkıyor, uyuşunca fark etmiyorsun bile. Kan ile süt ve kazan karasından oluşturduğumuz o maddeyi bekletiyorduk ta ki yeşil olana kadar bekletiyorduk. Nasıl bir resim çizmişsen ona göre dövülür ve ölene kadar da o dahk çıkmaz.

Evin büyükleri biliyordu. Mesela benim annem yapıyordu. Herkes onun yanına geliyordu. Daha çok kadın işi idi, erkekler mecbur olmasalar pek yapmazlar. Sizin gibi birisi uzaktan gelmese ben yapmam ama uzaktan biri geldiği zaman ona göstermek için yapıyoruz.

Çocuk iken de yapılır, şimdi yapsan da olur hiç fark etmez. Genelde yürümeye başlayınca 2–3 yaşından 7 yaşına kadar yapıyoruz ki farkına varmasın. Acısını fazla hissetmesin.”

 Dövme daha önce hazırlanan bir kalıp üzerine iğne ile derinin altına hazırlanan sıvının yedirilmesiyle oluşmaktadır. Ayrıca, dövmenin genelde bir kadın işi olarak görülmesi, zaruret halinde erkeklerin de yapması ilginç bir konudur.

Görüşme yaptığımız Karaçilerin anlatımlarına göre, grup üyeleri, yerleşik hayata geçişle birlikte çevrelerindeki yerleşik halkın kültürel ve inanç değerlerinin muhteviyatını daha yakından öğrenme imkânı bulmuşlardır. Bir taraftan yerleşik kültürün özümsenmesi ve absorbe edilmesi, diğer taraftan içinde yaşadıkları topluma eklemlenme çabası, grup üyelerini damgalayıcı ve ötekileştirici bir nitelik taşıyan dövme geleneğinden uzaklaştırmaya başlamıştır. Bu nedenle, görüştüğümüz birçok erkek, gruba aidiyeti sembolize eden yanak, burun ve çenelerindeki dövmelerden kurtulmak için her yola başvurduklarını belirtiyorlardı.

 

SONUÇ

Mezopotamya, Arabistan, Anadolu, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika bölgeleri ile tüm Asya’yı içine alan geniş bir alanda görülen dövme geleneğinin, herhangi bir etnik ya da sosyal gruba ait özgün bir sanat olduğu öne sürülemez. Şamanizm, paganizm, animizm, animizm, Taoizm, Budizm, Maniheizm ve Zerdüştlik gibi farklı dini düşünce temelindeki kültürlerin izlerini taşır[5].  

Mamafih, belirli motiflerin yerel düzlemde, klan, kabile ve aşiret gibi belirli sosyal gruba mensubiyeti belirten bir tür kimlik, ya da damga işlevi gördüğü açıktır. Erkeklerden daha ziyade kadınlarda bulunan dak türleri arasında artı, çarpı, nokta, üçgen, daire, güneş, ay, yarım ay, yıldız, tarak, gül, çiçek ve değişik geometrik şekiller bulunmaktadır. Söz konusu geometrik şeklerin bir kısmı; V, Y, O, K, M, N, İ, L, U, S, C, X, Z ve H harflerine benzemektedir. Geometrik şekiller, çoğu zaman karışık şekilde bir arada bulunurlar[6].

Kadınların bedenlerinde görülen adı geçen geometrik şekillere, diğer sosyal gruplarda olduğu gibi Karaçiler de kendilerine özgü anlam ve manalar vermektedir. Bunlardan bir kısmı sevgi, saygı, aşk gibi gizli manalarını vermektedir.

Erkeklerde, şakak ve burun uçlarında birer nokta halinde; yanaklarda ve kollarda tekli ve çiftli birer nokta şeklinde yapılmaktadır. Kollarda, isim, sevgi ve aşkla ilgili resimler; ok, tabanca, kılıç, kama, bıçak, aslan, kaplan, yılan, kurt gibi hayvan resimleri tercih edilmektedir.

Kadın ve erkeklerin bedeninde görülen dövme motiflerinin, Karaçilerin göçebe olarak yaşadıkları Asya ve Afrika’da farklı etnik ve sosyal gruplarla kurdukları temas ve ilişki sonucunda ortaya çıkmış olabileceği iddia edilebilir.

Bugün Karaçilerin büyük çoğunluğu ya tam zamanlı veya mevsimsel olarak yerleşik hayata geçmiş bulunmaktadırlar. Çevrelerinde yaşadıkları tarımcı yerleşik topluluklara eklemlenme çabası içinde olduklarından, belirli bir sosyal gruba işaret eden, dolayısıyla büyük toplumdan ötekileştirici bir niteliği olan dövme yapma geleneğini terk etme eğilimindedirler.

 

 

KAYNAKÇA

AKSU, Mustafa, 2003. Türkiye’de Çingene Olmak. İstanbul: Ozan Yayınları

ALPMAN, Nazım, 1997. Başka Dünyanın İnsanları, Çingeneler. İstanbul: Ozan Yayıncılık

ANDREWS, Peter Alford, 1992. Türkiye’de Etnik Gruplar. Çev. Mustafa Küpüşoğlu. İstanbul: Ant Yayınları

ARAYICI, Ali, 1999. Çingeneler. İstanbul: Ceylan Yayınevi

ARIKAN, Muzaffer, 1999. Diyarbakır Vilayeti Mufassal Tahrir Defteri (Amid Sancağı), Ankara: Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü

AYDIN, Mustafa, 2000. Kurumlar Sosyolojisi. Ankara: Vadi Yayınları

BERGER, Herman, 2000. Çingene Mitolojisi. Çev. Musa Yaşar Sağlam. Ankara: Ayraç Yayınevi

BOZKURT, Tülin, 2006. “Poşalar Örneğinde Etnisite ve Toplumsal Cinsiyet İlişkisi”, editör Ç.Ceyhan SUVARİ. Artakalanlar, Anadolu’dan Etnik Manzaralar: 283–355. İstanbul: E Yayınları

BULUT, Faik (2002), “Dövme”, Atlas Dergisi, Sayı: 113, Ağustos 2002, s. 36–54

GÜLEN, Abdülkadir (1975), “Mardin ve Kızıltepe Yöresinde Dak ve Dövmeler”, Türk Folklor Araştırmaları, Cilt 13, Sayı: 311, s. 7334–7335

HAZAR, Mehmet (2006), “Mardin Kızıltepe-Bozhöyük Yöresinde Beden İşaretleri”, içinde: Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Yıl: IV, Sayı: 8, Eylül 2006, s. 293

KADIOĞLU, Nihal (1996), “Anadolu’nun Bazı Yörelerinde Dövme Âdeti ve Bu Âdetin Çağdaş Yaşamdaki Yeri”, I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyumu, Bildiriler I, Ankara: Hagem Yayınları, s.222–227

MARTINEZ, Nicole, 2000. Çingeneler. Çev. Şehsuvar Aktaş. Ankara: İletişim Yayınları

ÖZDOĞAN, Mehmet, 2003, Güneydoğu Anadolu’nun Kültür Tarihindeki Yerine Farklı Bir Bakış. Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi

ÖZKAN, Ali Rafet, 2000. Türkiye Çingeneleri. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları

SUVARİ, Ç.Ceyhan, 2006. “Yezidilik Örneğinde Etnisite, Din ve Kimlik İlişkisi”,   editör Ç. Ceyhan SUVARİ. Artakalanlar, Anadolu’dan Etnik Manzaralar: 39–143. İstanbul: E Yayınları

ŞAHİN, Gürsoy, 2007. İngiliz Seyahatnamelerinde Osmanlı Toplumu ve Türk İmajı, İstanbul: Gökkubbe

TAŞĞIN, Ahmet (2001), “Siverek’te Dövme Geleneği”, Tarihte Siverek Sempozyumu Bildirileri, Siverek Kaymakamlığı: 13–14 Ekim 2001, s. 229–233

TÜRKDOĞAN, Orhan, 1999. Etnik Sosyoloji. İstanbul: Timaş Yayınları

YALVAÇ, Mehmet, 2000. Aile Sosyolojisi, İlk Toplumdan Modern Topluma Aile. Malatya: Evin ofset Matbaacılık

YARAN, Rahmi (1994), “Dövme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.9, İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları, s. 521

YILDIRIM, Ayşe, 2006. “Kaplumbağa’dan Mir, Şeyhbızın’dan Aşiret. İki Aşiret Arasında Kültürel Rekabet ve Çatışma”,  editör Ç.Ceyhan SUVARİ. Artakalanlar, Anadolu’dan Etnik Manzaralar: 147–279. İstanbul: E Yayınları

 

İnternet Adresleri

http://www.dovme.net/

http://www.folklor.org.tr/

http://www.magichand.net/index.php?area=1&p=news&newsid=4

http://ucmorlale.com/

http://www.magichand.net/index.php?area=1&p=news&newsid=4

 

Bu bildiri 04-05 Nisan 2007 tarihinde Marmara Üniversitesince düzenlenen étürk Kültüründe Beden" konulu ulslararası sempozyumda sunulmuştur.

 

 

 

 


[1] Doç. Dr., Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, Kampüs/Diyarbakır

[2] Diyarbakır’da görüşme yaptığımız Karaçiler, “Çingene” olarak adlandırılmalarından ciddi bir rahatsızlık duymaktadırlar. Bu nedenle çalışmada, konumuz olan Diyarbakır ve çevresindeki Karaçi ve Karaçilere atıfta bulunmak için genelde “Dom” ve “Domlar” sözcükleri kullanılmıştır. Ayrıca, Karaçi Çingeneleri’ne atıfta bulunmak üzerine “Karaçi Domları” terimi; Karaçiler’in ana dillerine atıfta bulunmak üzere de “Domca” veya “Domanice” kavramları kullanılmıştır.

[3] Kanatlı böceklerden kelebek; sürüngenlerden kaplumbağa, akrep ve kertenkele; kanatlı hayvanlardan kartal, doğan, baykuş, kuzgun; kara hayvanlarından ayı, puma, geyik, tilki, kurt, kedi, köpek, at, kaplan, panter ve jaguar; su hayvanlarından kurbağa, somon ve balina motifleri kullanılmaktadır. Bakınız; http://www.magichand.net/index.php?area=1&p=news&newsid=4

[4] Nergis, papatya, amber çiçeği, zambaklar, nilüfer ve gül motifleri de dövme olarak görülmektedir. Bakınız; http://www.magichand.net/index.php?area=1&p=news&newsid=4

[5] Faik Bulut, Dövme, Doğu’nun Tenindeki Nakış, Atlas (Aylık Coğrafya ve Keşif Dergisi), Sayı: 113 (Ağustos 2002), s. 53

[6] Abdülkadir güler, Mardin’in Kızıltepe Yöresinde Dak ve Dövmeler, Türk Folklor Araştırmaları, Haziran 1975, Cilt: 16, Sayı: 311, s. 7334

http://imageshack.us">< A> src="http://img222.imageshack.us/img222/6899/dvmecn6.jpg" border="0" alt="Image Hosted by ImageShack.us" />

 

AYÇA TELIRMAK

 

Kadınların, bir başına kadınların, yoksun bırakılmışların, içine yanmışların, kabuğuna mahkûmların hikâyelerini anlatmaya yola çıkmıştık Ayça’yla. Cümlelerimiz billurlaştıkça, cesaret bulduk, o küskün, terk edilmiş, kovulmuş dokularımızdan, söz çıkarttık, şiir çıkarttık… Hayatın tüm ıskalarına yeniden nişan alır gibi… Sanki sil baştan başlar gibi…
 
Oyuncunun hayat hikayesi sahnenin örsünde şekillenir. Övüncü bir avuç alkış, bir de başını yastığa koyduğunda gözlerine oturacak huzurlu bir uykudur. Ayça sonsuzluğa gitti. Apansız, yaka kavura…
 
Kulis aralarından, kumaş kıvrımlarından, sahne karanlıklarından süzülen anılarıyla baş başayız şimdi. Onun adına, onunla birlikte.
 
Huzurla uyu Ayça Telırmak.

 
 
Reklam
 
İSTANBUL EFENDİSİ
 
İSTANBUL EFENDİSİ
Musahipzade Celal' in ünlü klasiği İ.B.B. Şehir Tiyatroları sahnelerinde...



																	
TARLA KUŞUYDU JULİET
 
TARLA KUŞUYDU JULIET
Ephraim Kishon' dan Romeo ve Jüliet üzerine eğlenceli bir fantazi.




																	
DEFTER
 
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=